banner

Büyük İskender ve Antakyanın Kuruluşu

Ana Sayfa » Manşet » Büyük İskender ve Antakyanın Kuruluşu
Paylaş
Tarih : 25 Aralık 2010 - 18:45

Antakya’nın Seleucuslar tarafından kurulduğu bilinmekle beraber Libanius, kentin kurucusunun Büyük İskenderun olduğundan bahseder. İÖ. 333 yılı Ekim ayında Arbela (Erbil) yöresinde Gavgamela Ovası’nda Pers hükümdarı Dara’yı (Büyük Dairus) mağlup eden Büyük İskender, fetihlerine devam etmek üzere güneye, Fenike’ye doğru ilerlerken, Antakya’nın doğusunda suyu çok tatlı olan bir pınarın başında durur ve kaynaktan çıkan suyun annesinin sütü kadar tatlı olduğunu söyleyerek pınara annesinin ismini verir: Olympias. Orada bir çeşme yaptıran İskender, yörenin güzelliğine hayran olur ve bu yerde bir kent kurmayı arzular. Fakat fetihlerine devam etmek zorunda olduğu gerçeği karşısında buna vakit bulamaz ve sadece bir mabed ile bir hisarın inşasına başlanır. Bu rivayeti, Büyük İskender’in (başka yerlerde benzer şekilde yaptığı gibi) stratejik önemi olan bir bölgede, Makedonlar’dan oluşan bir garnizon teşkil etmiş olduğu şeklide düşünmek, dana gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. Antakya’nın Seleucus I. Nicator (İÖ. 312-280) tarafından kuruluşuna ait Libanius ve Malalas’ın rivayet şeklinde naklettikleri olaylar birbirinden farklıdır.

Büyük İskender’in İÖ 323’te ölümünden sonra imrapatorluğun yönetimini ve topraklarını paylaşan generallerinden Antigonos ve Seleucus I. Nicator arasındaki iktidar mücadelesinde, bu iki kumandanın, İÖ. 301 yılı Ağustos ayında İpsus’da (Puhut yöresinde bir düzlük) yaptıkları savaş Antigonos’un mağlubiyeti ile sonuçlanınca, Suriye ve Mezopotamya, Seleucus yönetimine geçti. Bu savaş sırasında Seleucus’un yönetim merkezi Tigris (Dicle) kenarındaki Seleucia, Antigonos’un yönetim merkezi ise Antakya’nın 5 km. kadar kuzeyindeki Antigonia isimli kentlerdi. İpsus savaşından sonra Mezopotamya’dan Akdeniz’e kadar uzanan çok geniş bir bölgenin kontrol altında tutulmasının getirdiği zorunluluk, Seleucia’nın yeri bakımından çok içerilerde olması nedeniyle artık krallığın yönetim merkezi ol Bu durum Seleucus’un, krallığın merkezini daha batıya taşımasını, kendine oralarda uygun bir yerde yeni bir başkent kurmasını gerekli kıldı. Bu amaçla Akdeniz’in en güzel limanlarından biri olan Seleucia Pieria’nun bulunduğu yer, topoğrafyası, deniz ulaşımına açık oluşu, zaptedilmesi zor bir akrepole sahip olması gibi özellikleri nedeniyle uygun bulundu ve İÖ 300 yılı Nisan ayında Seleucia Pieria (bugün Antakya’nın kazası olan Samandağ, daha eski ismi ile Süveydiye) başkent olarak kuruldu. Krallığın yönetimi Tigris kenarındaki Seleucia’dan, deniz kenarındaki Seleucia’ya taşındı. arak kalmasını imkansız hale getirmişti. Makedonlar’ın Grek mirasını, iç kısımlara kıyasla sahillerde daha iyi koruyup kontrol edebilmeleri ve buralardan yayılmaları, yönetim merkezinin sahilde yer almasının nedenleri arasındadır. Seleucos, mağlup ettiği Antigonos’un yönetim merkezi olan Antakya yakınındaki Antigonia’yı tahrip ederek halkını kendi adına kurduğu bu yeni başkente naklettirdi. Ancak kısa bir süre sonra yeni başkentin Seleucus krallığı için sahip olması gereken bazı niteliklerden yoksun olduğu gerçeği ortaya çıktı. Krallığın egemenliği altında bulunan Küçük Asya, Fırat Havzası, merkezi ve güney Suriye ile Amik Gölü civarının kontrol altında tutulmasında, Seleucia Pieria’nın bu hakimiyetin sağlanması için başkent olarak uygun yerde olmaması ve denizden gelecek saldırılara açık bulunması, daha içeride bir kent kurulmasını zorunlu hale getirdi. Bu kentin Antakya sahasında olmasına karar veren Seleucus’un, yeni bir kent kurmak veya bu civarda b ulunan Antigonos’un başkenti Antigonia’yı ihya etmek seçeneklerinden, yeni bin kent kurma fikrini benimsemesinde, mağlup ettiği bir kumandanın tahrip ederek ahalisini de Seleucia Pieria’ya naklettiği başkentini yeniden canlandırmasının prestij açısından uygun olmayacağı düşüncesinin ağır basmış olduğu kuvvetli bir ihtimaldir . Antigonia’ya kıyasla su kaynakları açısından son derece zengin olan Daphne’ye (Harbiye) 6 km. mesafede bulunan müstakbel Antakya kentinin bulunduğu alan, Orontes (Asi Nehri) kıyısında olup denizden 22 km. mesafede, bir günlük nehir yolculuğundan sonra Akdeniz’e ulaşılabilen bir bölgede idi. Ayrıca denizden gelecek saldırılara karşı emniyet açısından yeteri kadar içeride bulunuşu yanında Seleucia Pieria ile arasındaki mesafenin, bir askeri birlik için bir günde kattedilebilir oluşu yer seçimini etkileyen diğer avantajlar arasındaydı. Tarihçe
Değişik Ulusların ve kültürlerin merkezi olmuş olan Hatay’ın öyküsü, cilalı taş çağlarından başlar.

Dağları ve Amik Ovasının başlıca zenginlik kaynağı olması nedeniyle, komşularının tutkularını kamçılıyarak zaman zaman, saldırılara uğrayan Hatay’ın, en eski yerlileri “Prototigris”lerdir. Bütün insanlığın ilk uygarlık tohumlarını atan bu ulus, üçüncü binin ilk yarısında Akatlı, Sargon ve torunu Naramsın’ın yönetimi altına girdi. Akatlar’dan sonra, ikinci binden az önce, Subar (Hiri) lar göç ettiler. Bu Devletler din ve budun biriliğiyle birleşmiş siyasal topluluklardır. Bunlardan biride merkezi Halep’te bulunana Yamhat Krallığıdır.

M.Ö. XVII. yy’ın sonuna doğru beliren siyasi olayların en önemlisi: İsos (İskenderun) Körfezi yönüne akın eden Etilerin, Huri olan Halep ve Kargamış krallarını yönetimi altına almalarıdır. Bu ara Mısır’daki Hiksos egemenliği de son buldu. Mısırlılar M.Ö. XVI. yy’da önce Filistin’e sonra Suriye, Asi nehri vadisine, en son Fırat kıyılarına dek yaptıkları akınlarla, Mitanmi (Huri) lerin güçlerini kırdılar.

Oysa Mısır Kralı (Totmosis III.) ün ölümüyle, Halep ve buna bağlı devletler baş kaldırdılar. Mısırlılar bu ayaklanmayı önleyemediklerinden, Suriye’den çekilmek zorunda kaldılar. Mitanmiler bu üstünlüğe dayanarak, Fırat sınırından, Asi Vadisine dek, bütün devletlerle birlikte, İndu-Aryan ailesinden Savşatar’ı başlarına geçirdiler. Ancak, uzun sürmedi, yeniden Etiler ve Mısırlıların egemenliğine girdiler.

M.Ö. 1314’te Halep ve Mukisliler, Etilerle birleşerek Mısırlıları yendiler. Böylece 140 yıl süren eti egemenliği, batıdan gelen denizci ulusun baskınıyla son buldu (M.Ö. 1190’da). Eti İmparatorluğunun düşüşünden sonra, güneyde kurulan Eti Prensliklerinden, Hatay yöresindekiler birleşerek, Hatina adını alıp Kanula’yı (Çatal-Höyük) kendilerine merkez seçtiler. M.Ö. 841’e dek bağımsızlıklarını sürdürdüler. Sonra Asuri egemenliğine girdiler. Asurlardan sonra da, Yeni Babil’in bir il beyliği ve M.Ö. 538’de Pers Kralı Dara, Büyük İskender’le İsos’ta yaptığı savaşta yenilerek Fırat’a dek çekildi. Fırat boylarında ikinci bir savaşta yine yenildi ve İskender’in egemenliği altına girdi.

İskenderi’in ölümünden sonra bölge generallerince yöneltilmeye başladı. Generallerden Antigan ile Babil Satrabı Seleucos arasında, İsos’ta ortaya çıkan savaşta, Seleucos üstün geldi ve bir zafer alayı ile Antakya üzerinden, Samandağı’na (şimdi ki Kapısuyu – Mağaracık) giderek (Seleucos) kentini kurdu. Daha sonra hükümet merkezi olarak seçilecek bölge için, Grek sömürgeleri arasında anlaşmazlık çıktı. Bunlardan bir kısmı Antakya yöresinde olması umulan (Antigonya)’yı bazılarıda bugünkü Antakya’nın bulunduğu yeri istiyorlardı. Sonunda, Silifius (Habib-Nacar) Dağı eteklerinde, kentin kurulması karalaştırıldı. M.Ö. 300’de kent kurularak, Seleucos’un babasının adına mal edilip ANTİOCH adı verildi.

Tarihte önemli bir yer tutan Antakya kenti, ilk kralı Seleucos 1. Nicator (M.Ö. 281) dan başlayarak, Roma İmparatorluğuna katılma tarihi olan M.Ö. 64 yılına dek, komşu devletlerden İran, Mısır ve Romalıların kötü propagandaları yüzünden, iç savaşta kurtulamadı. Büyük Antioch III. Zamanında yurt huzura kavuştu. Ancak, Romalılarla yapılan savaştaki yenilgisi üzerine, yurt parçalandı, iki oğlu arasında taht için acıklı durumlar ortaya çıktı. Bu olay sürüp giderken, M.Ö. 148’de bir yer sarsıntısıyla Antakya yıkıldı. Babasının yerine, Antioch IV. Epiphane, kenti yeniden kurdu. M.Ö. 148 ve 138’de ikinci kez kral olan Demetrius II. Nicator, rakipleri ile durmadan uğraştı. Sonunda Part’ların araya girmeleriyle yönetimi son buldu. Yerine Leğit’lerin yardımıyla, Antiochus VII. Evegete geçti. Antioch VII ile evlenen Cleopatra Thea Hanedan arasındaki olaylara katıldı. Bu taht kavgası sonunda Demetrius II. Nicator yeniden tahta geçerek, karısıyla Antiochus’u yurttan uzaklaştırdı. Bir yönden de Ptoleme Evergete’den yardım istedi. O da Zebina’yı gönderdi. Sonunda Demetrius öldü Zebina’da yenilgiye uğratıldı. Bunun üzerine Cleopatra Thea’nın oğlu ve Tryphon’un kocası olan Antiochus VIII. Grypus M.Ö. 125’te tahta geçirildi.

Seleucides Hanedanlığın zamanında Trypon Defnede Diana heykelinin ayakları ucunda Cleopatra Thea’yu boğarak öldürttü. Bu çirkin karışıklıklar sonunda, Antakya kapıları M.Ö. 83’te Ermeni Kralı Tigrane’a açıldı. O da karıklığı önleyemedi, Romalılar Seleucides Hanedanının son kralı olan Antiochus XIII. Asiaticus (M.Ö. 69) tahta geçirildi. En sonunda M.Ö. 64’te bütün yurdu Pompei, Roma’nın bir eyaleti olarak imparatorluğa kattı.

Roma Zamanı
Pompei, imparatorluğunun korumasında, bir kral adayı niteliğiyle, bölgesini tek başına yönetiyordu. Topluma iyi görünmek için bazı ayrıcalıklar da veriyordu. Sonunda M.Ö. 48’de diktatörlüğünü duyurdu. Ancak gün geçtikçe etkinliği azalmaya başladı. Bu sıralarda halk tarafından çağrılan Sezar önce verilen ayrıcalıkları tanıdı. Ancak iç kaledeki duvarların yapılması, Acrabol Anphtheatre, mehkeme, kaplıcalar ve su yolları yapılması gibi önermelerde bulundu. M.Ö. 42’de zorbalar arasında çarpışmalar boy gösterdi ve M.Ö. 39’da bastırıldı. M.Ö. 38’de Antakya’ya gelen Mare-Antoinemermer döşemeli galeriler yaptırdı. Antoine toplumun ideali idol’u idi. Ancak Octav doğuda elde ettiği zaferin ardından, Antakya’yı ziyaretinde toplum için yeni bir yol açıldı.Octav’ın onuruna gösterişli bir karşılama yapıldı.

Octav’dan sonra Tiberius, kentin dört yanını surlarla kuşattıve çeşitli som mermerden sütunlar üzerine, tunçtan heykeller diktirdi. Ortaya çıkan bir yangın sonunda bir çok eser yıkıldı.M.S. 28 ve 29. yıllarda Hıristiyanlar ve Yahudiler arasında kavgalar başladı. Hıristiyanlığın doğuşu Yahudi taassubunun en koyu zamanına rastlar. Kudüs Kilisesi gün geçtikçe önemini yitirirken Antakya’da Hıristiyanlık olanca çabukluğu ile gelişiyor ve Hıristiyanlar arasında beliren, öbeklerin taassubu iyice arttığından, ortaya çıkan çatışmaların önüne güçlükle geçiliyordu.

İmparator Neron’un ölümü üzerine halk ve Leginolar, Vespasien’i imparator seçtiler. M.S. 71’de çıkan yangın, afet durumunu almış bazelikalar ve birçok evler yanmıştır. Bu yangına yol açanların Yahudiler olduğu kanısıyla katliam başlamış, bu yüzden çıkan kanlı çatışmalar Yahudilerin başarılarıyla sonuçlanmıştır.

Bu zafer üzerine Yahudilerce bayram yapılmış ve Antakya’nın batı kapısı üzerine kanatlı melekler ve köprü kapısı üzerine de dört boğa ile çekilen Ay’ı simgeleyen bir grup dikilmiştir. M.S. 79’da bir yer sarsıntısı ve vebanın ortaya çıkışıyla, putperestlerin yalancı Apollon’u bu gibi yıkımların önüne geçmek için birtakım gülünç törenlerle oyalanmıştır.
M.S. 81’den 96’ya dek imparator Trajan Antakya’da kalmış ve Hıristiyanları sıkıştırmış baskıya almıştır..
Bunun yanında, sık sık süre gelen yer sarsıntılarından, 94 yılındaki kırk gün sürmüş ve 115 deli ise binlerce kişinin ölümüne sebep olmuştur. Bunun üzerine Trajan yeniden evler, hamamlar, su kemerleri ve defnede Diana Tapınağı yaptırılmıştır. Naides Tapınağına bağlanmıştır. 133’te ortaya çıkan yangın yüzünden kent yıkılmıştır. İmparator Antonius Pius (138-161) kenti yeniden yaptırdı. Bundan sonra imparator olan Marc-Aurel yurt içinde ortaya çıkan karışıklığı bastırmış ve 115’te yıkıntılaşan hamamları yeniden yaptırmıştır.
Marc-Aurel’den sonra yerine oğlu Commode geçti M.S. 192’de ortaya çıkan bir ayaklanma yüzünden Commode yerinden alınarak Pertinax geçtiyse de ancak üç aya dek imparatorluk yapabilmiştir. Ayaklananlardan birinin öldürülmesi üzerine, Passenius Tigere yerine geçmiş ve 194’te Trjan’dan sonra imparator olan Hadlien (129-131) Tiberius zamanında bşlanan defne su yolu Hadrien zamanında bitmiştir. Yine bu imparator Naiades adına bir su deposu yapılmaya başlanmış ve imparator Antonius Pius zamanında bitmiştir. Böylece kademeli su yolları beş girişe açılan lağım döşemi ile Septime Severe yönetimi eline almıştır.
Bu tarihten sonra eyalet ikiye ayrılara, Cool’e Syria (Deniz-Antakya-Fırat) diğerine Phonicia Syria (Lazkiye-Apama-Pamir) denmiştir. İmparatorun ölümünden sonra Caracalla yönetimi eline alarak idare merkezini Antakya’ya taşımıştır. 220 yılında bir yer sarsıntısı 40 gün sürmüş ve önemli zarara yol açmıştır.
Elegabal’dan sonra idare Alexandre Sever’e (222-235) geçmiştir. Zamanında defne halk hamamları yapılmıştır. Bir yandan Legionlar arasındaki anlaşmazlığı çözmek için uğraşmıştır. 235-238 yılları arasında Julie Mamea yurdu yönetmiştir. Bundan sonra Gordien Pius (238-243) yönetimi zamanında Part korkusu baş göstermişse de aniden önlenmiştir.
Gordien’den sonra Philippe Pere (244-251) imparator olmuş. Bunun bağlı olduğu dine Metropolet Babilas karşıydı. 251’de ölümü üzerine, oğulları Philippe Jeun, Otocile, Trajan Dece yönetimi ellerine almışlardır. Bu üç kardeşten sonra Hereniu, Hostilien (249-251) ve daha sonra Trebonien Galle (251-254) en son da Volusien (253-263) imparator oldu. 258’de Partlar Antakya’yı yağmaladılar, yaktılar. Artarda gelen yıkımlardan halk kendini yitirmiş durumdaydı. İmparator Voluseien kentin yıkılan yerlerini onarmıştır. 260 yılında yeniden Part tehlikesi atlatılmışsa da Palmir Kraliçesi Zennibie (Zeynep)yurdu ele geçirmiş ve yönetimi dinsel komutaya bırakmıştır.270’te imparator olan Auri’den gasıp Zennubie’nin güneş tapınağını dağıttı.ve papazlarını Antakya’dan kovdu. Kendisini de yakalayarak bir hecin devesine bindirip, halka teşhir etme suretiyle küçülttü. 275-285 yıllarında imparatorlar süresiz karışıklıklar, veba, kıtlık, para bunalımı, yer sarsıntıları ve savaş kaçakları ile uğraştılar. Sonunda Deioceleteien (285-305) yurdun güvenliğini yeniden sağladı. Seleucide’lere ait adadaki Hallien’ce onarımına başlanan saraylar tamamlandı ve önüne bir Tetrapile (Dörtayak) dikildi. Bu Tetrapil’in üzerinde 4 fil ile çekilen bir savaş arabasıyla bir tanrı bulunuyordu.
318’de Antakya Kiliselerini Metropolit Vitalies onartmıştır. 323 de İmparatot büyük Constantine Antakya Kilisesinin tini lideri olmuştur. 338 de Constance, Legion’ları düzene sokmuş ve yurt içinde onarım işlerine başlamıştır. Kısaca Samandağ ilçesinde Mağaracık’ta denize bakan kapıyı genişletmiş ve tüm Suriye için antroplar yaptırmıştır.
340 ve 341’de ortaya çıkan yer sarsıntısından yıkılan yerler yeniden yapılmıştır. 353’te Legion’ların çıkan kıtlık yüzünden mağazaları talan etmeye başlamaları üzerine Constance Galle sertçe davranarakkargaşanın önüne geçmiştir. Roma’ya giderkende yolda öldürülmüştür. 362’de Paganizm taraftarı olan Jullien’nin öğretisini yaymak ve genelleştirmek için Antakya’yı seçmesi, Hıristiyan Kiliselerine etkili olmaya başlaması üzerine, karışıklıklar çıkmasına etken olmuştur. 364’te Jullien’nin ölümü Hıristiyan çevresinde sevinçle karşılanmıştır. 380’de İmparator Theodose I. Katolik patrik önüne geçmiştir. 394 ve 396’daki yersarsıntıları kenti yeniden yıkıntıya uğratmıştır. 397’de Antakya Tinsel lideri St.Jean Cryastom İstanbul Patrikliğine seçilmiştir.
Yurt 379’dan 397’ye dek sürmekte olan kıtlık ve vergilerin aşırılığı yüzünden ekonomik bunalım geçirmiştir. Sonunda dört yüzyıl süren Roma yönetimi yerini Bizans İmparatorluğuna bıraktı.
Bizans Zamanı
Yeniden kurulan Doğu Roma İmparatorluğu’nun çözüm yolları, yönetimleri açıkça Asiatik karakterde ve mutlak bir yönetim çizgisinde gelişmekte, tinsel inançları da Roma’dan tümüyle ayrı idi. 408’de İmparator Theodose II, çökmüş olan tinsel kurumları onararak yeniden bir bazilik yaptırdı.458’de ortaya çıkan yer sarsıntısından çöken yerler yeniden onarılmıştır. Böylece, doğal afetler için tapınaklarda dualara başlanmıştır. Büyük Leon (457-474) St. Simeon kilisesini yaptırdı. 469’da Leon’un damadı Zenon Doğu Varisi olarak Antakya’da bulunuyordu. Leon’un ölümünden sonra tahta geçti. Suriyeli Leonis yetmiş kişilik bir ordu ile Zenon’un üzerine yürüyerek yendi ve başını kesti. 484’deki yer sarsıntında da kale ve duvarlar yıkıldı. 468’de Doğulular arasında çıkan çatışmalar Yahudilerin kırımıyla son buldu. 494’de yeniden etkili olan bir yer sarsıntısı olmuştur. Bütün bu felaketlerde birlikte yurt durgunluğa kavuşmuş, yönetim yolunu
değiştirmiş, tinsel anlaşmazlıklar son bulmuştur.

Ancak, 525’de ortaya çıkan yer sarsıntısı ve bundan doğan yangınlar, Antakya’yı yer yer yıkıntıya uğratmış ve 526-528 yıllarındaki yer sarsıntısı da bir yıkım olmuştur. Binlerce insanın ölümüne sebep olmuştur. Bunun üzerine Justinen tümden çöken Antakya’yı yeniden onarmıştır. Öbür yönden de Part2ların gözdağısı da durmuyordu.
Müslümanlar Zamanı
638’de yurt Arapların eline geçmiştir. Emevi ve Abbasi halifelerince yönetilirken Şato Türklerinden Ahmet Tolon 878’de yurdun yönetimini eline aldı. 904’te Toloniler düşkünlük göstermeye başladığından yönetim Abbasi Halifelerinin eline geçmiştir ve 965’te yeniden Bizans imparatorluğu Nicephorus II Phocas yönetime geçti. 968’de Nicepholus Phocas yerine Antakya Dükü olarak Michel Burtres’i bırakarak İstanbul’a gitti. 1085 tarihine dek Antakya değişik düklerle yönetilmiştir. 1085’te İmparator Alexius I. Comneus Konya Selçukilerinden Melik Şah’ın yakınlarından Süleyman Bin Kutulmuş’la yaptığı savaşta yenilmiş olduğundan Anadolu ile ilgisi kesilmiştir. Antakya Valisi olan Filaret bağımsızlığını bildirmiştir. Sonunda Filaret’in oğlu Antakya’yı Süleyman’a bıraktı.

Halep ve Musul’u elde eden Şeref’ül Devle’ye verilen vergileri Süleyman tanımadığından, iki taraf arasında meydana çıkan savaşta Süleyman yenilerek kendini öldürdü. Bunun üzerine Anadolu’da karışıklıklar ortaya çıktı. Bu karışıklıklardan yararlanan Alexius Comneus, İznik’e yürüyerek orasını aldı.
Melik Şah’ın ölümünden sonra, İsfahan’da tutuklu bulunan Süleyman’ın oğullarına özgürlük verdi.Bunlarda büyük şehzade olan Kılıç Arslan sultanlığını bildirdi. 1097’de Haçlılarla yaptığı savaşta tutuklanarak İstanbul’a getirildi. Kılıç Arslan’ın ölümünden sonra babasının adını alan oğlu yöneti
Halep Selçukilerinden Alparslan’ın ölümü üzerine, Suriye’deki Emirler bağımsızlıklarını bildirdiler. Bunların arasında Antakya Emiri Yağ-ı Siyan da vardı. 1097’de Kudüs’ü ele geçirmek üzere, İznik’ten çıkan Haçlılar, Artah (Eski Reyhanlı) önlerine dek geldiler. Müstahkem olan bu yerin halkından Ermeniler kapıları açarak elde edilmesine yardım ettiler. Böylece Haçlılar Demirköprü yönünde ilerleyerek, adı geçen köprüyü de aldıktan sonra, Antakya yakınlarında orduyu yerleştirdiler. Böylece Haçlılar Antakya’ya aralıklı saldırılarda bulundularsa da alamadılar. Sonra Prens Bocmond Yağ-ı Siyan’ın komutanlıklarından biri ile gizlice ilgi kurdu. Ancak ileri sürülen koşullarda, Prens kararsızlık geçirmekte iken, komutanlardan Karboğa’nın 200.000 kişilik ordusu ile Antakya’nın yardımına geldiğini Bocmond duyar duymaz çabucak kabul etti. Böylece hain komutanın kaleden verdiği parola ile, haçlılar kaleye yaklaşarak aralarında kararlaştırılan burç kapılarında içeriye girdiler ve bir ermeni komutan tarafından başı kesilerek Haçlı komutanına götürüldü. Antakya kuşatması böylece 9 ay sürmüştür. Bundan sonra aralıklı olarak Antakya’yı almaya gelen müslüman ordularının yaptıkları savaşlar başarısızlıkla sonuçlandı. Bu arada Karboğa Suriye Atabeylerinden İmarettin-i Zengi ve oğullarından Nurettin, oğlu Salih İsmail gelenler arasındadır. Sonunda yurt Türk Memluklerinin eline geçmiş, böylece biraz Memluklerin biraz da Frankların elinde uzun süre kalmıştır. 1260’ta Moğol Hükümdarı Hülagu’nun oğlu, Başmut Halep üzerine yürüyerek Selahaddin’in oğlu Turan Şah’ı yenerek yönetimi eline almıştır. 1264’te Moğolların çekilmesiyle yönetim Müslümanlara geçti. Yalnız kıyılar Frankların elindeydi.
1267’de Moğollarla birleşen Franklar, Baybars (Melik-ül Zahir) ile yaptıkları savaşta yenilmeleri üzerine Antakya ve yöresindeki şatolar tümüyle Türk Memlüklerinin eline geçti Baybars Antakya’da bir kilise yerine bir cami yaptırdı (Habib Nacar).
Türk Memlüklerinin eline geçmiş ve 14.yy’da Timurlenk yönetiminde de bir süre kaldıktan sonra Timurlenk’in Semerkand’a gitmesiyle yönetim yeniden Çerkez Memlüklerinin eline, en son 1516’da Osmanlı İmparatorluğunun egemenliği altına girmiştir.
Yirmi Yıl Süren Tutsaklık Döneminde Hatay’da Olup Bitenler
Birinci Dünya Savaşından yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğunun Antakya’daki son kaymakamı İbrahim Ethem, Antakya’daki birtakım ileri gelenlerle gizli bir devrim derneğinin (El-Aha-El Arabi) başka adıyla (Arap Kardeşliği) örgütünün buradaki üyeleri ile birleşerek Mondros Silah Bırakışmasından üç gün önce 27 Ekim 1918 Pazar günü Kurşunlu Han’da Arap Hükümetini kurduklarını duyurdular. 41.Osmanlı Tümeni henüz Belen’de idi. Antakya Arap Hükümetinin duyurulması üzerine tam bir hafta sonra 3 Kasım 1918 Pazar günü Yüzbaşı Halib Bey komutasında bir tabur Türk Birliği Antakya’ya gelmiş, Hükümet Konağındaki camide göz altına alınmış olan Türk ileri gelenleri, özellikle ittihatçı oldukları bilinen kişileri bırakmışlardır. Bir hafta önce Arap Hükümetini bildiren devrimciler kaçmışlardır.

Silah Bırakışmasının çok ağır koşullarının verdiği yetkiye dayanan Fransız’lar Osmanlı Hükümetine bir ültimatom vererek İskenderun sancağından çekilmesini istemiş, bu durum karşısında Antakya’yı almış olan tabur, 20 kişilik bir kolu burada bırakarak Gaziantep’e çekilmiştir.iki gün sonra buraya gelen Suriye Arap Devrimcilerinin ünlü liderlerinden İbrahim Henanü’nün öncülüğünde burada yeniden Arap Devleti kurulmuş ve daha önce kaçmış olan devrimciler Antakya’ya dönerek yönetimi ellerine almışlardır. 3 Aralık 1918’de Halep’ten Antakya’ya bir İngiliz birliği gelmiş, ancak Fransızlarla yaptıkları bir anlaşma ile yeniden Halep’e dönmüşler ve 7 Aralık 1918’de Fransız birlikleri Antakya’yı el altına alarak 30 Aralık 1918’de yönetimi ellerine almışlardır.
1918 yılının Temmuz’unda İskenderun’a gelen bir Amerikan kurulu Wilson İlkeleri içerisinde hangi yönetimi istediklerini soran bir soruşturma yapmış ve soruşturmaya Antakya, Kırıkhan, İskenderun ve Reyhanlı ilçelerini içine alan Hatay’ın öteki bölgelerindeki temsilcilerden bazıları Arap Hükümeti, bazıları Fransızları istediklerini bildirmiş, Türk temsilcileri de Osmanlı yönetiminden başka bir şey istemediklerini açıklamış ancak Amerikan Kurulu artık Osmanlı Yönetimi için Hatay’ın söz konusu olmadığını Fransa veya Arap Hükümetlerinden birini seçmek gerektiğini bildirince, temsilciler İskenderun’dan bölgelerine dönmek zorunda kalmışlardır.
Bu durum karşısında Hatay’da Fransızlara karşı çete savaşları başladı. Eski Osmanlı Ordusu subaylarından Yüzbaşı Asım Bey’le, Dörtyollu Dede Beyzade Hakkı Bey komutasındaki çeteler, 29 Mart 1919’da Antakya’yı basarak, hükümet konağını ele geçirip cezaevini boşaltmış, Fransızların emri altına giren polis ve jandarmaları öldürmüş, Fransız askerleri kışlaya sığınarak savunmaya çekilmişlerdir. Cumhuriyet Mahallesi de ellerindeydi ancak kentin büyük kısmı çetelerin elinde kalmış ve Fransızlar tepeye yarleştirdikleri toplarla Antakya’yı zaman zaman bombardımana başlamışlardı.
Hatay’da başlayan çete savaşlarına, Maraş’taki ulusal güçler örgütü silah, subay ve savaş gereçleri yardımında bulunuyordu. Çete savaşı iki yıl sürmüş, Osmanlı Ordusundan bırakılan yedek subaylar da çetelere katılarak savaşı sürdürmüşlerdir. 21 Ekim 1921’de Ankara’da Franklen Buyyan ve Büyük Ulusal Komuta arasında imzalanan bir antlaşmayla Fransızlar, Klikya’yı Türkiye’ye geri vermeyi ve İskenderun Sancağında yarı bağımsız bir özel yönetim kurmayı kabul etmiştir. Hatay’daki silahlı çete savaşı bu tarihte sona ererek çeteler Maraş’a çekilip ulusal güçlere katılmıştır.
Çete savaşı sona erdiği ve Ankara antlaşması olduğu halde Fransızlar imzaladıkları anlaşmanın hükümlerini uygulamamış ve Hatay’da korkunç bir baskı havası estirmeye başlamışlardır. Bu baskı özelikle Türklere karşıydı.
Filistin savaşı boyunca Osmanlı Ordusunu yenerek Suriye’yi ele geçiren İngiliz Başkomutanı General Allenbe, Fransızlarla anlaşarak Suriye, Lübnan ve İskenderun Sancağıyla Klikya’yı onlara bırakmış, ancak daha önce Suriye’de kurdukları kukla faysal Hükümetine ellerinde ki bütün silahları bırakarak Suriye’de bir Arap Hükümeti kurmuş ve Filistin ile Irak’a yerleşmişlerdi. Bu sırada Fransızlar Halep yöresindeki Katma İstasyonu ile Lübnan Sınırında ki Baalbek’te idiler. İlk olarak Katma’dan Fransız komutanı Halep hükümetine ültimatom vererek Halep’i alacağını bildirmiş ve 24 saat sonra dört tabur Fransız Askeri tüfek patlatmadan Halep’i ele geçirmiş ve Faysal Hükümetine son vermişlerdi. Kısa bir süre sonra bunu Baalbek’teki Fransız Birliklerinin Şam Hükümetine verdikleri bir ültimatom sonunda iki ordu çarpışmış eski Osmanlı Albaylarından Şanlı Yusuf Azma (Şam Hükümetinin Savunma Bakanı) yönetimindeki Arap Ordusu dağılmış, Fransızlar Şam’ı alarak, Arap Hükümetine son vermişlerdir.

Fransızlar Suriye ve Lübnan’da yerleştikten sonra elde ettikleri bu iki bölgeyi beş parçaya ayırdılar. Lübnan Cumhuriyeti, Suriye Hükümeti, Laskiye Alevi Hükümeti, Cebeldürüs Hakimliği, Bağımsız İskenderun Sancağı Hükümeti. Ancak bu hükümetlerin tümü Beyrut’taki Fransız Yüce Komiserliğine bağlıydı ve komiserin onayı ve izni olmadan hiçbir yasa ve buyruk yürümezdi.
1921’den Sonraki Durum
1921’de Ankara’da imzalanan anlaşma hükümlerinden bir kısmını olsun yerine getirmek için Türkiye baskısı ile Fransızlar 1924’te İskenderun sancağında sözde bağımsız bir yönetim kurdular.
12 üyelik sancak komutayı kuruldu. Fakat anayasalar ve dış işlerinde Suriye’ye bağlıydı. Görevliler Şam Hükümetince atanırdı. Bunlar genellikle Araplardan ve Türk olmayanlardan seçilirdi. İskenderun Sancağının mutasarrıfı İbrahim Etem idi. Bununla birlikte İskenderun Sancağından Fransız delegesinin izni olmadan bir şey yapılamazdı. Örneğin; Türkiye’den kovulan 150’liklerden bir çoğu Hatay’a gelmiş ve Fransızlar bunları kilit noktalarına yerleştirmişlerdir. Türkiye’den kaçan veya kovulan her Türk Fransızların gözdesi idi. İskenderun sancağındaki görevlilerin %90’nı Türk olmayan ve Türkiye’ye ihanet etmiş kişilerdi. Birtakım ileri geri gelenlerle Atatürk’e, Laisizme ve devrimlere düşman olanları Fransızlar korur ve bunların aracılığı ile Türklere her türlü baskıyı yaparlardı.
Türkiye’de devrimleri günü gününe izleyerek uygulayan Hatay Türkleri Atatürk’ün izinden ve onun gösterdiği yönde oldukları için Fransızlar Hatay Türklerine karşı bir durum almışlardı. Bütün ulusal bayramlar Anayurttakinden daha canlı ve daha coşkulu olarak kutlanır ve Fransızlar bunlara göz yummak zorunda kalırlardı. Hatay’da asıl Kurtuluş Savaşı 1923’te Atatürk’ün Adana’da söylediği şu cümle ile başlar “Kırk Asırlık Yurdu Ecnebi Elinde Esir Kalamaz”.
Bu sözler Hatay Türklerinin amentüsü olmuş ve tek umut olarak ona bağlanmışlardı.
arasında en yüksek tepeye yapılan ve Haçlılardan veya Cenevizlilerden kaldığı sanılan Cin Kulesi askeri niteliğe sahip bir kuledir. (Antakya ve iskenderun’dan dolmuşlarla gidilir.)
Samandağ: M .Ö. 310’da Selefkilerin kurduğu önemli bir liman kentidir. İlk iskanı Paleolitik çağda başlamış olan Çevlik (Seleucia Pieria) antik kenti devletin liman kenti, Antakya ise başkent olmuştur. İsa Peygamberin havarilerinden St. Paul bu limandan ilk seyahatini Tarsus’a yapmıştır. Dor mabedi de burada bulunmaktadır. Selefkos Roma döneminde donanma üssü olarak kullanılmıştır. Liman Asi ırmağının ağzında kurulmuş olup, sürekli alüvyonlarla dolma tehlikesi altında kaldığı için M.S. I. yüzyılda Roma İmparatoru Vespasianus bu tehlikeyi önlemek amacıyla, 1330 metre uzunluğundaki Titus-Vespasianus tünelini yaptırmıştır. Tünelin yakınında Roma döneminde yapılan kalker taşa oyulmuş 12 kaya mezarı vardır. Beşikli Mağara adıyla anılan mezarın bulunduğu mağara en genişi ve en ünlüsüdür. (Bu bölgeye Antakya’dan çok sık aralıklarla dolmuşlar var.)
St. Simon Manastırı: Samandağ’ın en yüksek tepesinde M.S. V. yy ‘da Terki Dünya Tarikatı’nın merkezidir. Simon bir manastırda aldığı temel din eğitiminden sonra kendini kentin dışında bir hücreye kapattığı, burada 3 yıl yaşadıktan sonra kentin yakınındaki bir dağa çıkarak kendini bir kayaya zincirlediği ve çevresine çizdiği bir çemberin dışına çıkmadan yaşamaya başladığı rivayet edilir. Simon Manastırı Hıristiyanlık dünyasının her yanından ziyaret edilmektedir. (Antakya’dan samandağ dolmuşlarıyla gidebilirsiniz.)
2. Eski Çağlardan Osmanlılara kadar Antakya
2.ı. Haçlılar Dönemi
1097 yılının son günlerinde artık dayanılmaz hale gelmiş olan açlığa bir çözüm bulmak için toplanan Haçlı liderleri konseyinde, Bohemond ve Flandre kontu Robert’in komutasında 200.000 kişilik bir birliğin yiyecek tedarik etmek üzere müslüman topraklarına gitmesine karar verilmiştir. 29 Aralık 1097’de Hama istikametine hareket eden bu birlik, rastladıkları bütün köyleri yağmalayarak yakıp yıktılar ve Müslüman ahalisini öldürdüler. Büyük bir Haçlı birliğinin kamptan ayrılmasını fırsat bilen Yağı-Siyan, Köprü Kapısı’ndan çıkarak ani bir hücumla Haçlılara saldırdı. Raymond’un uyanıklığı ve zamanında müdahalesi sayesinde geri püskürtülen Türkler’in zayiatı Hüküm süren kıtlık nedeniyle Haçlılar, zaman zaman küçük gruplar halinde kamptan ayrılarak civardaki köyleri yağmalıyor, tedarik ettikleri erzakı kampa getiriyorlardı. Geri dönüşlerinde surlardan dışarı çıkarak birliklerinden ayrılmış olan haçlı askerlerini pusuya düşüren Türklerin yapacakları baskınları önceden görüp tedbir alabilecek amacıyla, kentin doğusunda Malregard (Kemgöz) adını verdikleri bir kuleyi kısa sürede inşa ettiler.büyük olurken, Haçlılar’a da ağır kayıplar verdiler. Türklerin gerek hurüc hareketlerinde ve gerekse St Simeon (Samandağ) limanı yoluyla Kıbrıs’tan gelen yardım malzemelerini kampa taşıyan konvoyları pusuya düşürmek için kullandıkları müstahkem köprüye giriş-çıkışı kontrol etmek ve St. Simeon yolunu emniyet altında tutmak amacılma, Asi’nin kuzeyinde müslüman mezarlığındaki cami yakınında olduğu için La Mahomerie adını verdikleri bir kule inşa ettiler. Böyle bir kulenin gerekli olduğunu fark ederek inşa tekniğini yapmış olan, Toulouse Kontu Raymond’a izafeten Raymond Kulesi olarak da anılan Kuleyi malzeme ve teçhizat yokluğu nedeniyle ancak İngiliz donanması ile gelen yardımdan sonra 19 Mart 1098’de tamamlayabildiler ve komutasını Raymond’a verdiler. Benzer amaçlarla, St. George Kapısı’nı da kontrol ederek bir başka kuleyi de kapının karşısındaki dağın sırtını inşa ettiler ve kulenin yönetimini Tancred’e bıraktılar. 5 Nisan 1098 tarihinde tamamlanan bu kule Tancred Kulesi kulenin yer aldığı t1097 Kasım ayı ortalarında St. Simeon limanına 13 gemi halinde gelen Ceneviz ve Pisalılar’dan sonra, 4 Mart 1098’de Edgar Atheling komutasındaki İngiliz gemileri ile getirilmiş olan erzak, silah, teçhizat ve kuşatma cihazları desteği alan Haçlılar, kentin etrafında yaptıkları tahkimatla kuşatmanın şiddetini arttırdılar. Kuşatmanın başında gelmiş olan Ceneviz gemileri, daha sonra Haçlıların maneviyatını yükseltmişken kuşatmanın ortasında ve kıtlığın bütün şiddetiyle hüküm sürdüğü bir zamanda, erzak, adam ve malzeme yükü ile gelen İngiliz donanması Haçlıların sıkıntısını bir az olsun giderecek gibi idi. Gelen malzemeyi, sağ salim Antakya’ya getirmek üzere St. Simeon Limanına giden Bohemond ve Raymond komutasındaki birlik, dönüşte Türklerin hücumuna uğradı. Kamptan yetişenlerin yardımıyla savuşturulan bu baskın, Türklerin ağır kayıplar vererek Köprü Kapısı’ndan içeri çekilmeleriyle sonuçlanırken, atlı ve yaya bin kişi kaybeden Haçlılar, yardım malzemesini Türklerin elinden kurtarıp kampa ulaştırmayı başardılar. La Mahomerie Kulesi’nin inşası bu olaydan sonra zorunlu hale gelmiştir.epe de Tancred Dağı olarak anılır. 30 Aralık 1097’de vukubulan büyük depremin ardından yağan şiddetli yağmurlar ve korkunç soğuk, Haçlılar için tahammül sınırını aşmış olan zor şartların, daha da ağırlaşmasına neden olm ve Amanoslar’daki Ermeni keşişler ve Süryaniler’in getirerek yüksek fiyatlarla sattıkları yiyecek maddeleri yanında Urfa Kontluğundan Sakız, Rodos ve Kıbrıs’tan sağlanan yiyecek ve şarap, Haçlıların morallerini biraz yükselttiyse de ihtiyacı karşılayacak ölçüde değildi. Açlığın baskısına dayanamayan bazı Haçlılar, memleketlerine dönmek ya da daha zengin yörelere iltica etmek amacıyla kamptan kaçıyorlardı.uştur. Açlıkla mücadelede Toroslar Ocak 1098’de Pierre I’Hermite adında bir keşiş ile Melun vikontu Guillaume de Charpertier kamptan gizlice kaçtılar. Tancred’in takibi sonucunda yakalanan kaçaklar, aşağılanmış bir şekilde kampa geri getirildiler. Etienne de Blois isimli bir Haçlı liderinin önderliğindeki büyük grubun da Antakya’nın Haçlılar eline düşmesinden bir gün önce 2 Haziran 1098’de kampı terk ederek İskenderun’a doğru gitmeleri çekilen sıkıntıların ve acıların ne boyutlara vardığını gösteren bir diğer olaydır. Mayıs 1098 başında Musul Emiri Kerboğa, kendi kuvvetlerine katılmış olan Bağdat ve İran’dan gelen güçler ile Artukoğulları ve Şam Emiri Dukak’ın birliklerinden oluşan büyük bir orduyu komuta ederek, Haçlı kuşatmasını kırmak üzere Antakya’ya hareket etti. Seferin ve ordunun emniyetini sağlamak amacıyla, Urfa’yı (ki oraya, Haçlılar tarafından yeni kurulmuş olan Urfa Kontluğu hakimdi) üç hafta süreyle kuşattı. Bu uğraşın, güç ve zaman kaybına neden olduğunu anlaması üzerine kuşatmayı kaldırarak Antakya’ya doğru yola koyuldu. Kerboğa’nın Antakya’ya yönelmesi, Haçlılar arasında büyük telaşa neden oldu. Bu durumda ya kuşatmadan vazgeçip ülkelerine dönme çareleri aramak ya Kerboğa ile Yağı-Siyan arasında kalarak Antakya surları önünde ölüp gitmek ya da ne yapıp yapıp kenti ele geçirmek arasında bir tercih yapmak zorunda idiler. Yedi ay 13 gün süren ve büyük bir bölümü açlık, yokluk, sefalet ve özellikle son günleri, Kerboğa komutasında, Antakya’ya gelmekte olan büyük bir ordunun verdiği ölüm korkusu ile geçen kuşatma sonunda Haçlılar, kahramanlık, sabır ve askeri güçle yapamadıkları işi kurnazlıkla hallettiler ve kenti bir ihanet ile ele geçirme planını başarı ile uygulayarak, 3 Haziran 1098 sabahı kente girdiler. İhanet planının tasarlanması, hazırlanması ve uygulanması sırasında cereyan eden olaylar, komplonun oluşumunda rol alan kişiler arasında yapılmış konuşmalara varıncaya kadar, bütün ayrıntıları ile bilinmektedir. Antakya’nın Haçlılar tarafından zaptedilmesi, değişik kaynaklarda birbirinden çok az farklarla benzer şekilde anlatılır. Antakya hakimi Yağı-Siyan’ın güvenini kazanmış Ermeni asıllı bir muhtedi olan Firuz adında bir komandan ile ilişki kurmayı başaran Bohemond, surlardaki üç kulenin savunulmasından sorumlu bu kişiye tekrar Hıristiyanlığı kabul etmek ve kentin ele geçirilmesinde işbirliği yapmanın karşılığı olarak çok büyük vaadlerde bulundu. Bohemond’un son güne kadar diğer Haçlı liderlerine dahi duyurmadan yaptığı bu çok gizli haberleşme sonucunda Firuz, Bohemond ile anlaşarak kenti satmayı kabul etti ve rehin olarak oğlunu Bohemond’a gönderdi. 2 Haziran’ı 3 Haziran’a bağlayan gece gerçekleştirilmesi karalaştırılan ve taktiği Firuz tarafından verilmiş olan ihanet planına göre, 2 Haziran’da bütün Haçlılar başlarında Bohemond olduğu halde, Müslüman topraklarının istila etmeye (ya da Kerboğa ile savaşmaya) gider gibi hareket ederek kamptan uzaklaşacak, gece yarısından sonra sessizce geriye dönerek kendisinin koruduğu İki Kızkardeş Kulesi altına geleceklerdi. Firuz onları kulenin üstünde bekleyecek ve yukarıya tırmanmalarına yardım ederek surları aşıp kente girmelerini Antakya hakimi Yağı-Siyan’ın güvenini kazanmış Ermeni asıllı bir muhtedi olan Firuz adında bir komandan ile ilişki kurmayı başaran Bohemond, surlardaki üç kulenin savunulmasından sorumlu bu kişiye tekrar Hıristiyanlığı kabul etmek ve kentin ele geçirilmesinde işbirliği yapmanın karşılığı olarak çok büyük vaadlerde bulundu. Bohemond’un son güne kadar diğer Haçlı liderlerine dahi duyurmadan yaptığı bu çok gizli haberleşme sonucunda Firuz, Bohemond ile anlaşarak kenti satmayı kabul etti ve rehin olarak oğlunu Bohemond’a gönderdi. 2 Haziran’ı 3 Haziran’a bağlayan gece gerçekleştirilmesi karalaştırılan ve taktiği Firuz tarafından verilmiş olan ihanet planına göre, 2 Haziran’da bütün Haçlılar başlarında Bohemond olduğu halde, Müslüman topraklarının istila etmeye (ya da Kerboğa ile savaşmaya) gider gibi hareket ederek kamptan uzaklaşacak, gece yarısından sonra sessizce geriye dönerek kendisinin koruduğu İki Kızkardeş Kulesi altına geleceklerdi. Firuz onları kulenin üstünde bekleyecek ve yukarıya tırmanmalarına yardım ederek surları aşıp kente girmelerini Antakya hakimi Yağı-Siyan’ın güvenini kazanmış Ermeni asıllı bir muhtedi olan Firuz adında bir komandan ile ilişki kurmayı başaran Bohemond, surlardaki üç kulenin savunulmasından sorumlu bu kişiye tekrar Hıristiyanlığı kabul etmek ve kentin ele geçirilmesinde işbirliği yapmanın karşılığı olarak çok büyük vaadlerde bulundu. Bohemond’un son güne kadar diğer Haçlı liderlerine dahi duyurmadan yaptığı bu çok gizli haberleşme sonucunda Firuz, Bohemond ile anlaşarak kenti satmayı kabul etti ve rehin olarak oğlunu Bohemond’a gönderdi. 2 Haziran’ı 3 Haziran’a bağlayan gece gerçekleştirilmesi karalaştırılan ve taktiği Firuz tarafından verilmiş olan ihanet planına göre, 2 Haziran’da bütün Haçlılar başlarında Bohemond olduğu halde, Müslüman topraklarının istila etmeye (ya da Kerboğa ile savaşmaya) gider gibi hareket ederek kamptan uzaklaşacak, gece yarısından sonra sessizce geriye dönerek kendisinin koruduğu İki Kızkardeş Kulesi altına geleceklerdi. Firuz onları kulenin üstünde bekleyecek ve yukarıya tırmanmalarına yardım ederek surları aşıp kente girmelerini Bohemond, bu planı ancak o gün Haçlı liderlerine açıkladı ve Kerboğa’nın güçlü bir ordu ile yaklaşmakta olduğundan bahsederek, kuşatmayı kaldırmanın utanç verici ve tehlikeli olacağını, kenti zaptetmekten başka çareleri kalmadığını ve savaşın sadece silahla kazanılamayacağını söyleyerek, Firuz ile vardığı mutabakatı nakletti. Bazı Haçlı liderlerinin böyle bir yolun Haçlılara yaraşmayan şerefsiz bir çözüm olacağı şeklindeki itirazlarına rağmen, plan aynen uygulandı ve kararlaştırılan zamanda İki Kızkardeş Kulesi’nden Firuz’un sarkıttığı bir ip merdivenle kulenin üstüne tırmanan küçük bir Haçlı birliği, yakındaki kuleleri de ele geçirdikten sonra o civarda bulunan bir kapıyı açarak, dışarıda beklemekte olan kalabalık Haçlı grubunun içeriye bir sel gibi akmasını sağladı. 3 Haziran 1098 sabahı gün ağarırken sesler ve gürültülerle uyanan Antakya halkı, s Haçlıların surların içine girmesi ile herşeyin bitmiş ve kentin düşmüş olduğunu fark eden Yağı-Siyan, yanında birkaç kişi olduğu halde, iç kalenin dağ tarafındaki çıkışı olan Demir Kapı’dan dağlara doğru kaçtı. Atları dinlendirmek için verdiği bir mola sırasında, kendisini teşhis eden Ermeni köylüler tarafından yakalanarak öldürüldü ve kesilen başı yüklüce bir mükafat karşılığında Bohemond’a getirildi.okaklarda Haçlı askerleri ile karşılaştı. Bu sırada oğlu Şems Üd-devle, bir grup Türk askeri ile birlikte, kente girmiş olan Haçlılar yetişmeden iç kaleye (citadel) ulaşarak oraya sığınmayı başardı. Haçlılar, iç kaleyi ele geçirmek için bir kaç başarısız hücumdan sonra şimdilik bundan vazgeçerek ken Bohemond, surların üzerinde ulaşabildiği en yüksek noktaya erguvani renkte bayrağını dikti. Kentin dışındaki Haçlı kampını korumak için orada kalan ve olan biteni uzaktan seyreden Haçlılar, Bohemond’un surlarda dalgalanan bayrağını görünce sevinç çığlıkları atarak kente doldular.tin yağmasına ve katliama giriştiler.
ANTAKYA TARİHi
Yaklaşık olarak 2300 yıllık bir geçmişi olan Antakya’da ilk yerleşimin tarihi M.Ö. 8000’e kadar uzanır.
Şehri İskender’in ölümünden sonra imparatorluğunu paylaşan komutanlarında Seleukos kurmuştur. Daha sonra Part, Sasani, Bizans, Abbasi Tolunoğulları, Aksitler, Hamdanogulları, Selçuklu, Haçlı ve Memluk egemenliklerine girmiştir. Şehir Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi sırasında Osmanlı egemenliğine geçmiştir.1937’de bağımsız Hatay Devleti kurulmuş,1939’da Hatay Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlanmıştır
Hatay, Türkiye’nin en eski yerleşim merkezlerinden biridir. Antakya, Altınözü, Şenköy ve Çevlik’te yapılan araştırmalarda elde edilen buluntular bu yörenin neolitik, kalkolitik dönemlerde ve tunç çağında yaygın ve hareketli bir yerleşim yeri olduğunu göstermektedir. Bu da 11,000 – 4,000 yıllarına işaret etmektedir. Yerleşim birimlerinde görülen saray mimarisi kalıntıları, yerleşimlerin beylikler biçiminde örgütlendiğini de ortaya koymaktadır. İlk tunç çağından itibaren Amik ovasındaki bu beylikler, Akadlar’ın, Yamhad Krallığı’nın, Hititlerin ve Mısır’lıların egemenliği altına girmişlerdir. M.Ö. 1200 lü yıllarda Hattena Krallığı kurulmuş. Yine Asur ve Urartuların egemenliğinden sonra ortadan kalkmıştır. M.Ö. 7. yüzyıl ortalarında Türk destan kahramanı Oğuz Han, Türklerin “Batak şehir” adını verdikleri Antakya’yı zapt eder, burada 18 yıl kaldıktan sonra ayrılır. M.Ö. 6. yüzyıla gelindiğinde Antakya ve çevresi, Pers İmparatorluğunun Kilikya valiliği sınırları içerisinde Perslere vergi öder. M.Ö. 333 ten sonra da Büyük İskender’in eline geçer. 1. Seleukos Nikator, M.Ö. 300 de Seleukeia (Çevlik), ardından Antiokheia (Antakya) kentlerini kurar. Antakya kısa zamanda gelişip ticaret ve sanayi merkezi haline gelir. Su kanalları yapılarak Defne (Harbiye) çağlayanlarından şehre su getirilir. M.Ö. 195 de başlayan olimpiyatlarla da “Olimpiyatlar şehri” olarak ta ünlenen Antakya’da faaliyetler M.S. 6. yüzyıla kadar sürmüştür. Antakya M.Ö. 64 te Roma İmparatorluğuna katıldı ve İmparatorluğun Suriye eyaletinin başkenti oldu. M.S. 1. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan Hıristiyanlık, Kudüs dışında ilk defa Antakya’da yayıldı. Hz. İsa’ya inananlara ilk defa Antakya’da Hıristiyan adı verildi. St. Pierre, bulduğu mağarayı Kilise olarak kullandı (İlk Kilise). Bu dönemde Antakya, Roma İmparatorluğunun 3. büyük şehri idi. Yüksek ve sağlam surları vardı. Maddi ve kültürel yönden zengin bir şehir idi. Bir çok sanat yapıtları, anıtlar, mabetler, tiyatro, hipodrom, agora, hamamlar, geniş ve muntazam caddeler bulunuyordu. Zenginlerin evlerinin zeminlerini mozaikler süslüyordu. 395 yılında Roma İmparatorluğu ikiye bölündü. Doğu Roma (Bizans) sınırları içinde kalan Antakya, 638 de İslam ordusu tarafından fethedildi ve sırasıyla Emeviler, Abbasiler, Tolunoğulları ve İhşitlerin egemenliğine girdi. 969 yılında tekrar Bizans’a teslim olan Antakya’nın bu dönemde Haçlı Prenslikleri ile İslam Beylikleri arasında gidip geldiğini görmekteyiz. Memlüklerin 1268 deki gelişleri ile 171 yıl süren Antakya Haçlı Prensliği sona erdi. Bu tarihten sonra bölgeye Türkmenlerin yerleştiği görüldü. 1516 da Yavuz Sultan Selim’in Haleb’e girmesiyle Antakya’da Osmanlı hakimiyetine girdi. Bölgeye birçok nefer derbentçi yerleştirilerek imar faaliyetleri gerçekleştirildi. Surlar onarıldı, cami, han, hamam, arasta, imaret, iskele, tersane, bedesten, değirmen gibi pek çoğu günümüze kadar kalmış olan yapılar yaptırıldı. Yol güvenliği için teşkilatlar kuruldu. Lonca teşkilatı da kurulan Antakya, her biri bir mesleğe ayrılmış sokakların bulunduğu işlek bir çarşıya sahipti. 1832 de Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşanın oğlu İbrahim Paşa Suriye’yi fethetti. 1839 da Osmanlılar Haleb’e kadar geri aldılar. Tanzimat’ın ilanı ile Antakya ve çevresinin idari yapısında değişiklik ve yeni düzenlemeler yapıldı. 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’ne karşı isyan eden Araplar, İngilizler ve müttefikleri ile işbirliği yaparak Osmanlı Devleti aleyhine çalıştılar. 30.Ekim.1918 de Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandıysa da İhtilaf Devletleri antlaşma hükümlerine aykırı olarak Antakya ve havalisini işgal ettiler. Bu işgale silahla karşılık veren halkla ilk silahlı çatışma Dörtyol’da gerçekleşti. Milli mücadelenin ilk kurşunu da 19.Aralık.1918 de Dörtyol’da atıldı. Bundan sonra Antakya, Altınözü ve Yayladağı çevresinde kurulan çeteler, işgalcilerle çatışmaya başladı. Bu sırada yöre Fransızların işgali altında idi. Türk Ordusu da Batıda Yunanlılarla savaşmaktaydı. Devlet ve millet yıpranmış, ordu zayıflamıştı. Bu nedenle Fransızlarla anlaşma yoluna gidildi, savaş sona erdirildi. Yapılan antlaşmada Hatay Suriye sınırları içinde, Fransızların elinde kaldı, ancak Türkler özel bir idare altında kültürel haklara sahip olacaklardı. Ordu güçlendiğinde bu yöreyi tekrar alacağına dair inancıyla bu antlaşmayı kabul eden Mustafa Kemal Paşa, 15.Mart.1923 de Adana’ya geldiğinde “Bizi kurtar Paşam.” Diyen Antakyalılara “Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz” bu inancını ve kurtuluş vadini tekrarladı. Bu dönemde Fransızlarla, konuyla ilgili çeşitli anlaşmalar imzalandıysa da, Suriyeliler de Hatay’ın kendilerine bağlanması için çalışıyorlardı. Nitekim, Fransa Ankara Antlaşması’na aykırı olarak İskenderun’u Suriye’ye devredince Atatürk bu yöreye “HATAY” adını vererek Milletler Cemiyeti’ne götürdü. “Hatay meselesi benim şahsi davamdır” diyen Atatürk’ün çabaları sonunda Türk heyetleri ile Fransızlar arasında imzalanan antlaşma uyarınca 5.Temmuz.1938 de 2500 Türk 2500 Fransız askeri Hatay’a girerek bu yöredeki seçimlerin yapılması sağlandı. Hatay Devleti kuruldu. Hatay Devleti hızla teşkilatlandı. Türkiye ile bağlarını güçlendirdi. 2. Dünya Savaşının belirtileri ile birlikte Türkiye, Fransa’ya Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını teklif etti. Uzun görüşmelerden sonra 29.Haziran.1939 da Hatay Millet Meclisi son toplantısını yaparak kendini feshetti, Türkiye Cumhuriyeti’ne katılma kararı aldı. 23 Temmuz 1939 da Antakya’da Kışlaya Türk Bayrağı çekildi, devir teslim töreni yapıldı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 67. Vilayeti olarak Hatay Vilayeti Türkiye’ye katıldı.
Son güncelleme:21/10/2003
2.B. Büyük İskender ve Antakyanın Kuruluşu

ANTAKYA’NIN KUR
Kentin kuruluş merasimleri İÖ 300 yılının Mayıs ayının 22’sinde, Seleucus hükümdarlığının 12. yılında, Seleucia Pieria’nun kuruluşundan tam bir ay sonra yapılmış ve kentin inşasında tahrip edilmiş olan Antigonia kentinin taşları yapı malzemesi olarak yeniden kullanılmıştır. Antik kentlerin bir çoğunda olduğu gibi, kuruluşunda dini bir temele dayanıldığı görüşü dikkate alınırsa Antakya’nın kuruluşu Malalas’a göre şöyle olmuştur: İÖ 300 yılı 23 Nisanında Casius Dağı’na çıkan Seleucus I. Nicator yeni kuracağı kentin yerini göstererek bir işaret vermesi dileği ile Zeus’a bir kurban keser. Bir kartal kurban etini kapar ve bir süre uçtuktan sonra eti bırakır. Böylece Seleucia Pieria’nın kurulacağı yeri Zeus’un gösterdiğine inanılır. Aynı inanç ile Antakya için de bir işaret arayan Seleucus, Antigonia’ya giderek, Antigonos’un yaptırdığı mabedde Zeus’a bir kurban daha keser ve ondan kendisine yol göstermesini diler. Yeni bir kent mi kurmalıdır, yoksa Antigonia’yı yeniden imar ederek ismini değiştirmekle mi yetinmelidir? Kartal kurban etini kaparak uçar ve Antigonia’dan başka bir yere konar. Zeus’un yeni kurulmasını istediği kentin yerinin burası olduğuna inanılır ve İÖ 300 senesi 22 Mayısında Iopoalis’in karşısında Silpius eteğinde kentin temelleri atılır ve yeni kente Seleucus’un babası (ya da oğlu) Antiochus’un adı verilir: Antiocheia. Hemen Zeus için bir mabed inşasına başlanır ve kentin himayesi (Seleucia Pieria’da olduğu gibi) Zeus’a verilir. İkinci koruyucu tanrı Apollo’dur. Seleucus I Nicator’un Apollo’nun oğlu olduğuna inanılır ve bu tanrı için Harbiye’de bin mabed inşa edilir Krallığı, Suriye’den Hindistan’a kadar uzanan topraklar üzerine yayılmış olan Seleucus I Nicador tarafından 16 tane Antiocheia, 5 tane Laodiceia, 9 tane Seleucia, 3 tane Apameia kurulmuştur. Seleucia, kendi adı Antiocheia, babasının adı Apameia, karısının adı ve Laodiceia, annesinin adı verilerek kurulan kentlerdir. Anadolu’daki diğer ünlü Antakya’lar: Isparta’nın kazası Yalvaçda bulunan ve Hıristiyanlığın yayılma döneminde havarilerin faaliyet gösterdiği bir diğer önemli merkez olan Pisidia’daki Antakya ile Denizli-Nazilli arasında Menderes Nehri kenarında bulunan Caria’daki Antakya’dır. (Antioch-ad-Maeandrum
HATAY CUMHURİYETİ’NİN KURULUŞU
Fransızlar’ın Hatay hakimiyeti, 20 yıl sürer. Bu dönemin sonunda Türkiye ile Fransa arasında ilişkilerde hissedilir bir yumuşama başlamıştı. Bunun nedeni ise, Hitler Almanya’sının Avrupa üzerindeki artan tehdidi idi. Silahlanmayla at başı giden bu tehdit, Avrupa’nın öbür ülkelerini birleşmeye ve Nazi yayılmasına karşı önlem almaya zorluyordu. Tükiye’nin Balkanlar ve Ortadoğu’daki konumu ise bu bölgenin savunulmasında yaşamsal bir önem taşıyordu. Gerek Fransa, gerek görüşmelere arabulucu olarak katılan İngiltere bu Uluslararası koşullarda Türkiye ile gerginlik ilişkileri içinde bulunmanın kendine hiçbir yarar sağlamayacağını, tersine Avrupa’nın güneydoğu kanadının savunmasız kalmasına yol açabileceğini görerek tutumlarını yavaş yavaş yumuşatmışlardır. Dış politikalardaki bu gelişmeleri Türkiye Hükümeti de değerlendiriyor ve uzlaşma eğilimi gösteren Fransa’yı kesin ödünler vermeye zorluyordu. Değişen koşullar 1937’de Fransa-Türkiye ilişkilerini giderek olumlu bir temele oturttu. 1937 de imzalanan Hatay Antlaşması geçici bir statüyü içeriyordu.
Bu statü, Hatay’da yapılacak seçimlere halkın kendi parlamentosunu kuracağı güne değin geçerli olacaktı. Seçimlerin ise 1938 baharında yapılması kararlaştırılmıştı. Milletler cemiyeti bu seçimleri denetleyecek bir komisyon oluşturmuştu.
Bu arada seçim hazırlıkları başlar. Seçim listeleri Türk-Arap-Alevi-Ermeni-Rum Ortodoks Cemiyetlerine göre düzenlenir. Seçim iki dereceli olacaktı. 15 Mayıs 1938’de seçim işlerine başlanır. Bu sıralarda sandıklar üzerinde çeşitli spekülasyonlar yaratılır, olaylar çıkar ve 3 Haziran’da seçim işleri 6 gün için durdurulur. 9 haziranda seçim işlerine yeniden başlanır. Ancak yeniden olaylar patlak verir. 22 Haziranda komisyon seçim işlerini durdurur.
5 Temmuz 1938 de Albay Şükrü Kanatlı komutasındaki Türk birlikleri İskenderun’a girer. 22 Temmuz 1938 de seçimler tekrarlanır. 31 Temmuz’da sona erer. 1 Ağustos günü sonuçlar alınmaya başlanır. Buna göre Hatay’da 35.847 Türk, 11.319 Alevi, 5504 Ermeni, 1845 Sünni Arap, 2098 Rum- Ortodoks seçmen bulunduğu tespit edilir.
Milletvekili dağılımı ise şöyle olur. Türkler’den 22, Aleviler’den 9, Ermeniler’den 5, Sünni Araplar’dan 2, Rum-Ortodokslar’dan 2, toplam 40 Milletvekili.
2 Eylül 1938’de Hatay kamu kurultayı ilk toplantısını Antakya’da bugünkü gündüz sinemasının bulunduğu yerde yaptı. Devlet başkanlığına Tayfur Sökmen, Başbakanlığa Abdurrahman Melek getirildi. 5 kişilik ilk kabine kurultay dışından kuruldu.
6 Eylül 1938 günü Mecliste yeni “Hatay Anayasası” kabul edildi. Bu anayasa, Milletler Cemiyeti tarafından kabul edilen Sancak Anayasasının hemen hemen aynısıdır. Anayasaya göre “Sancak” yerine devletin adı “Hatay Devleti” olarak kabul edilmiş ve idare şekli Cumhuriyet olarak belirlenmiştir.
Hatay devletinde, merkez Antakya olmak üzere İskenderun, Ordu (Yayladağı), Kırıkhan ve Reyhaniye ilçe olarak belirlendi.
Fransızca yabancı dil olarak kabul edildi. Arapça eğitim yapan okullar öğretime devam edecek, ancak yenilerinin açılmasına izin verilmeyecekti.
16 Şubat 1939 günü yapılan toplantıda Türkiye Cumhuriyeti kanunları Hatay kanunu olarak aynen kabul edildi. Fakat askerlik, kadınlara seçim hakkı uluslararası taahhütler gibi konularla ilgili olanların, şimdilik uygulanmaması konusunda hükümet yetkili olacaktı.
28 Şubat 1939’da yapılan bir açıklamaya göre, Hatay Maliye vekaleti bu aydan itibaren aylıkları Türk parasıyla ödeyecekti. İlk ödeme o gün yapıldı. 13 Mart günü Türk parası Hatay’ında resmi parası olarak kabul edildi . 16 Martta Türkiye ile Hatay arasında ithalat – ihracat serbest bırakıdı.26 Mart 1939 günü Türkiye’de yapılan seçimlerde Tayfur Sökmen Antakya Milletvekili, Abdurrahman Melek Gaziantep Milletvekili olarak CHP’den Türkiye Büyük Millet Meclisine seçildiler.
18 Mayıs 1939’da 5 Temmuz ve 2 Eylül günleri Hatay için “Milli Bayram” olarak kabul edildi.
13 – 14 Mayıs günlerinde Fransız ve İngiliz radyoları Hatay meselesinin Türkite ile Fransız arasında çözümlendiğini söylediler. Bu arada Hatay – Suriye sınırını belirleyen protokol Türkçe ve Fransızca olarak iki metin halinde imzalandı. Sınır eskisine (Sancak Sınırına) göre 6 Km. doğuya genişledi . Hatay’a giriş çıkış ve kapılar düzenlendi. Buna göre Süveydiye, Arsuz ve İskenderun deniz girişi olarak belirlendi . 16 Haziran günü T.B.M.M’nden bir karar çıktı. Buna göre Hatay’la Türkiye arasında Hatay mıntıkasının, Türkiye’ye iadesine dair Hatay anlaşması imzalandı. 28 Haziran’da Hatay Millet Meclisinin son toplantısı yapıldı . Bu toplantıda Hatay’ın Türkiye’ye katılma kararı kabul ediliyordu.
7 Temmuz 1939 tarih ve 3711 sayılı kanunla, Fransızlar’la yapılan 23 Haziran anlaşması sonucunda, Türkiye milli hududu içine giren Hatay’ın Türkiye’ye ilhak edildiğini ,Hatay vilayetinin kurulduğunu ,Dörtyol kazasının Seyhan’dan Hassa nahiyesinin İslahiye’den (Gaziantep) ve kaza haline getirilerek Hatay vilayetine bağlandığını belirten hükümler içeriyordu.
23 Temmuz 1939 sabahı Hatay’da kalan son Fransız kıtası olan 16.Tunus avcı alayına ait birlik kışladan saat 7.30’da çıktı . Saat 11.40’ta son Fransız askeri de sınırımızı terketti.
Birinci Dünya Savaşının hemen ertesinde Hataya giren Fransızlar ikinci dünya savaşı başlamadan kısa bir süre önce Bölgeyi terketmek zorunda kaldılar . Bu süre içerisinde Anadolu’da ve Dünyada oluşan yeni siyasal durumlar onları buna mecbur kılmıştır . Bağımsızlık mücadelesi sonucunda Mustafa Kemal önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti “Misak-ı Milli” sınırları içinde görünen Hatay’ı alabilmek için doğan tarihi fırsatı akıllıca değerlendirmenin yollarını ararken Avrupa’da esmeye başlayan savaş rüzgarları Emperyalist devletleri sömürgelerinden birer birer çekilmeye zorluyordu . O sıralarda Almanya ve İtalya’da yönetime gelen Faşist iktidarlar akıl almaz derecede silahlanma yarışına girmişlerdi. Almanya’da Hitler İtalya’da Mussolini önce muhalefeti bastırdılar ardından ülkelerindeki aydın,demokrat,devrimci unsurlar üzerinde katliama başladılar. Almanya’da “Üstün Alman Irkı” hayali peşinde koşan Hitler yönetimi kendisinden olmayanlar üzerinde ve özellikle Yahudiler’e karşı tarihin en korkunç katliamına girişmişti. Milyonlarca kişi gaz odalarında ölüme gönderdiler. Bir yanda bu vahşet sahneleri yaşanırken öbür yanda hızla silahlanan Almanya ve İtalya’nın savaş hazırlıkları gözden kaçmıyordu . Kendi sınırlarını korumaya çalışan Fransızlar sınır ötesi sömürgelerinden teker teker çekiliyorlardı. Kısa bir süre sonra 2.Dünya savaşı patlak verecek ve Fransızlar’ın korktuğu başına gelecekti.
FRANSIZLAR’IN 20 YILI
Fransızlar bölgeyi ele geçirdikten sonra şu anda üzerinde hastane ve ilköğretim okulu bulunan tepeye askeri kışlalarını kurarlar. Bu yüzden yöre halkı bu tepeye “Kışla” adını verir. Ne yazık ki bu dört katlı apartman yüksekliğinde uzun askeri kışla ancak 1960’lara kadar dayanabildi. Tabi ki bunun ihmal ve ilgisizlikten kaynaklandığını bilmek gerekir. Fransızlar tepeden Süveydiye’yi rahatça kontrol edebiliyorlardı. Askeri kışlaya bağlı olarak tepenin altında şehir kurulmaya ve gelişmeye başladı.
1924’ten itibaren Fransızlar değişik tarihlerde buralarda kazılar yaptılar. 1938 yılında Fransız mandası altında çıkan Hatay’ın Türkiye’ye katılması ile kazı çalışmaları hemen sona ermese bile eski düzenliliğini yitiriyor ve İkinci Dünya Savaşı başlarında çalışma kazıları sona eriyordu.
Bölgede kazı yapan arkelog gurup doğrudan Fransa devleti tarafından, Fransız mandası altındaki ülkelerde arkeoloji ve antika araştırmalarıyla görevlendirilmişti.
Araştırma sonuçları “Arkeoloji ve Tarih Eserleri” kütüphanesi adına 1931 yılında Paris’te yayınlanmıştır Diğer eser bir Fransız’ın üniversitede yüksek doktora için hazırladığı tekstir “Eski Yunan ve Romalılar’da Şehirlerin Gelişimi” adlı eseridir. Bu eser 1941 yılında yayınlanmıştır.
Fransızlar bölgeyi bu kadar kısa sürede terkedeceklerini tahmin etmiyorlardı. Bu yüzden yollar, köprüler ve kadastro işleri titizlikle yürüttüler. Bugün Samandağ ilçe merkezinde ve bazı köylerde yapılan parselasyon işlerinde hala Fransızlar tarafından hazırlanan kadastro haritalarından faydalanılmaktadır. Ayrıca 1990’lı yılların başlarına kadar Samandağ-Antakya yolu o dönemden kalan yol olarak bilinmekteydi. Köprüler hala kullanılmakta Karaçay nehirleri üzerinde bazı mahalleleri birbirine bağlamaktadır.
İNGİLİZ OKULU
Bugün Samandağ’da İngiliz okulu olarak bilinen bir okul vardır. İngiliz okulu hikayesi 19. yüzyılın ilk yarısında başlar. Bu dönemde eğitim, bilim ve teknik alanında gerekli atılımları yapmayan Osmanlı İmparatorluğu borç batağına saplanmıştı. Almanya, İngiltere, Fransa ve Amerika’dan gerek borç gerekse yardım adı altında alınan paraları ödeyecek durumda değildi. Bu durum Osmanlı yönetimini yabancı devletlere karşı taviz vermeye zorluyor ve Avrupa devletleri peş peşe kendi okullarını kurmaya başlıyorlardı.
Hatay yöresi pek çok etnik gurubu barındırmaktaydı. Dinsel ve etnik kökenli ayrışmalar yerleşmeye de yansımıştı. Alevilerin, Sünnilerin ve Hıristiyanların mahalleleri ve köyleri ayrıydı. Büyük toprak sahibi Sünni Türkler kent eşrafını oluşturuyordu. Hıristiyanlar zanaat ve ticaretle uğraşıyorlardı. Alevilerse yönetim baskısı altında sabırlı çalışkan bir topluluk durumundaydı. Bunlar genelde toprak sahipleri yanında çalışan maraba (Yarıcı) topluluğuydu.
Hatay’da 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren misyoner faaliyetlerinin arttığı görülür. 1846 yılında* İngilizler Süveydiye’de bir okul açarlar. Daha sonra bunu 1876’da Antakya da ve 1902’de İskenderun’da açılan okullar izledi. 1905’te Antakya’da, 1912’de İskenderun’da birer okul daha açıldı. Bunlardan önce İtalyanlar 1882’de bir okul açmışlar ve burada Hıristiyan azınlıkların çocukları öğrenim görmekteydi.
Birinci Dünya Savaşı sırasında kültürel yaşamda bir durgunluk başlamıştı. Resmi okullara öğretmen bulunamıyor medreseler birer birer kapatılıyordu. 1918’de Osmanlı Ordusu Suriye’den çekilirken Hatay’da ortaya çıkan siyasal oluşumlar, kültürel yaşamıda etkiledi. Suriye hükümeti yanlılarıyla, Türkiye’ye bağlı kalanlar, ayrı kültürel proğramların savunucusu durumundaydı.
Fransız mandası döneminde kültür siyasetini, bir koloni programı oluşturmaktaydı. Amaç Fransız dilini ve kültürünü yaymaktı. 1928’de liselerde Türk ve Arap şubeleri belirli bir kaç ders dışında Fransızca öğretimine başladı. Türkiye’de uygulanan beş yıllık ilkokul dönemine koşut olarak beş sınıfa çıkarılan iptidailere (İlkokullara) da birinci sınıftan başlayarak Fransızca dersleri kondu. Bu okullar Fransızlar’ın Koleje dönüştürdükleri liseler için hazırlık okulu durumundaydı.
Savaş yıllarında kapatılan yabancı okullar, manda yönetiminde yeniden açıldı. İngiliz misyonerleri Süveydiye’de etkinlik gösterdi. Daha önce Hıristiyan çocukların öğrenim gördükleri bu kurumlara işgalden sonra Türkler ve Araplar’da çocuklarını göndermeye başladı. Zamanla herkeste Türk ve Araplarda Fransız diline karşı bir heves ve eğilim başlamış, birçok aile çocuklarını buraya göndermekte sakınca görmemişti.
1935’te Hatay’da bulunan yabancı okullarında 2432 öğrenci öğrenim görmekteydi. Bunlardan 113’ü Müslüman’dı.
1938’de kurulan Hatay Devleti bir yıl sürecek ve bu dönem boyunca siyasi çalkantılar hüküm sürecekti.
1939’dan itibaren uygulanan Cumhuriyet kanunları sonucunda yabancı okullar öğretimlerine son verdiler. O dönemde geleneksel toplum özellikleri ağırlıktaydı. Etnik guruplar kendilerine özgü yaşantılarını korumaktaydılar. Tarım, ticaret ve el sanatları başlıca ekonomik etkinliklerdi.
Kapanan yabancı okullara karşın Hatay’da eğitim hizmetlerinde hızlı bir gelişme görülür. Okul, öğrenci ve öğretmen sayılarında önemli artışlar oldu. 1940’ta İl halk Kitaplığı açıldı. 1948’de hizmete giren Hatay Arkeoloji Müzesi zengin mozaik koleksiyonuyla ilgi çekmekte ve dünyanın sayılı mozaik müzelerinden birisi durumundadır. 1950’lerde tarımda önemli gelişmeler oldu. Traktör sayısı arttı. 1930’lardan sonra ipekçiliğin yerini almaya başlayan pamuk üretimi iyice yaygınlaştı. İplik, dokuma, bitkisel yağ, sabun fabrikalarının açılması sanayi yaşamını canlandırdı. Bunlar ilin kentsel nüfusunun hızla büyümesine yol açtı. Etnik guruplar arasındaki yaşayış ayrılıkları giderek ortadan kalkmaya başladı. Giyim, kuşam, beslenme, barınma, sağlık, haberleşme alanlarında çağdaş değerler yaygınlaştı.
1998 yılında Samandağ’ın ulaştığı eğitim durumu Türkiye ortalamasının üzerindedir. Bu yılda tespit ettiğimiz eğitim kurumları,öğretmen ve öğrenci sayısı şöyledir.1Genel lise,1 Anadolu Lisesi,1 Endüstri Meslek Lisesi,1Kız Meslek Lisesi. Bunlarda 72 Öğretmen 2270 öğrenci eğitim almaktadır. Ayrıca ilçe merkezinde 14 Belde ve köylerde 46 olmak üzere toplam 60 ilköğretim okulunda 446 öğretmen görev yapmakta ve 16.109 öğrenci öğrenim görmektedir. Bununla birlikte ilçemizde okul öncesi eğitim gittikçe önem kazanmaktadır. Bugün 9 Anasınıfı öğretmeni nezdinde 184 Anasınıfı öğrencisi okul öncesi eğitimi almaktadır.
“Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi” ne bağlı “Samandağ Meslek Yüksek Okulu” 27 Nisan 1995 yılında kurulmuştur. 1997 – 1998 öğretim yılında Besicilik birinci Sınıfında 38, ikinci Sınıfında 20, ve Seracılık 1. Sınıfında 26, ikinci sınıfında 12 olmak üzere toplam 96 öğrenci öğrenim görmektedir. Yüksekokulda kadrolu 5 öğretim görevlisi çalışmakta, bazı dersleri üniversitenin diğer fakültelerinde görevli öğretim üyeleri vermektedir. 1996 – 1997 Eğitim Öğretim yılında her iki programdan 12 öğrenci mezun olmuştur.

BİTKİ YAPISI
Samandağ, bitki örtüsü açısından en zengin yörelerimizden bir tanesidir. Bitki bilimi ve Coğrafyası açısından oldukça büyük öneme sahip Amonos dağları ve Keldağı araştırmacıların ilgisini çeken bir özellige sahiptir. Yörede geçmişte yapılan çalışmalarda ortaya konanlar ile bugünkü yapı birbirine benzemese de çeşitlilik açısından zenginliğini korumaya devam etmektedir. 1846 yılında Boissier ve 1876 yılında Post’un yaptıkları araştırmalarda tespit edilen bazı biki türleri ve sık ormanlar günümüzde ortada yoktur.Ancak geçmişten kalan bazı küçük izlerde kalmıştır.
Amonos dağlarının ormanlık alanları dışında ve Keldağı’nda tipik Akdeniz bitki topluluğu olan makiler bulunmaktadır. Bu alanlar bitki çeşitliliği açısından zengin olup bünyesinde çok sayıda faydalı ve ekomomik bitki türünü barındırmaktadır. Konuyla ilgili olarak yapılan çalışmalarda tespit edilen bazı biki türlerini şöyle sıralayabiliriz. Parentez içindeki isimler Latince’dir.
Halk arasında zater olarak bilinen ve bir çok çeşidi bulunan kekik (Thymus) Çanakkale kekiği, İstanbul kekiği, Kara ot, Güveyi otu veya Merzengüş diye bilinen baharat olarak kullanılan kekik türleri (Origanum yulgare, Origanum, laevigatum) Yine zater olarak bilinen ve bazı bölgelerde Girit zateri olarak anılan kekik türü (Satureja thymbra) Kara kekik denilen Karabaş kekiği ya da Kaya kekiği (Thymbra spicita)
Yağı ve sabunu kepeğe karşı etkili olan ve bugün parfümeride yaygın olarak kullanılan Defne (Laurus). Keçi boynuzu (Ceratonia) Mersin (Myrtus) Odun kömürü için kullanılan ve piyasada aranan zindiğen (Quercus), Yabani zeytin (Olea), Sıklemen (Cyc lamen) Orkide (Orchis), Gladiol (Gladiolus).
Boğaz ağrısı için kullanılan ve St Simon manastırı çevresinde sık rastlanan Nemnem otu (Ballota Saxatilis), Yalancı ısırgan otu (Ballota nigra), Oğul otu (Melissa), Fare kulağı, Sıçan kulagı ya da sıçan otu (Anagallis arventis), Buhara meryem, Altınözü (Pallenis spinosa) papatyagilerden (Phagnalon), kıyılarımızda bulunan kum zambağı (Pancratium maritimum), Erguvan (Cercis), Karağan yada Laden (Cistus), Çalba (Phlomis amanica) Dağçayı, Ada çayı (Sideritis mantana ), Yer meşesi (Teucrium polium), Kök yapımında kullanılan bitki türlerinden (Rubia)
İnsanlar tarafından fazla tahrip edilmemiş bölgelerde Kızılçam (Pinus brutia) ormanları bulunmaktadır. Amanos dağlarının 800 ile 1200 metreleri arasında Ardıç (Juniperus),Meşe (Qvercus cerris ), Kayın (Fagus), Gürgen (Carpinus), Karadal (Ostrya), Kızılcık (Cornus) ağaçların hakim oldugu doğal ormanlar görülmektedir. 1200 metrenin üzerinde ise Karaçam (Pinus nigra ) ve Sedir (Cedrus) gibi ibreli ağaçlardan oluşan ormanlar yer almaktadır.
Samandağ’ın güneyinde yer alan Keldağı bitki örtüsü açısından zayıf olmasına karşın çeşitlilik açısından oldukça zengindir. Bu dağda dünyanın başka bir yerinde bulunmayan ve bu dağın adıyla anılan endemik bitki türleri bulunmaktadır. Bu dağın 900-1400 metreleri arasında halk arasında “Afrodizyak”etkileri oldugu söylentisi nedeniyle çok iyi bilinen Çakşır otu (Ferula )yaygın olarak bulunmaktadır. Zirveye yakın kesimler ise daha çok Geven (Astrogalus) olarak bilinen otsu bitkilerle kaplıdır. Geçmişte yapılan araştırmalarda Keldağı’nda tespit edilen Meşe (Quercus cerris), Kayın (Fagus), Gürgen (Carpinus), Karadal (Ostrya) ve Sedir’den (Cedrus) oluşan gür ve görkemli doğal ormanlardan günümüzde sadece çalılıklar ve boş kayalıklar kalmıştır.

HIDIRBEY’İN ANIT AĞACI
Samandağ’ın Hıdırbey köyünde bulunan asırlık Hıdırbey Çınarı (Platanus orientalsi) yalnız ilçemizin değil Hatay’ın da en ünlü ağacıdır. Bu çınar ağacı oldukça yaşlı olup köylüler tarafından 2000 yaşında olduğu söylensede araştırmacılar tarafından 800-900 yaşında olduğu belirtilmektedir. Günümüzde çevresi 15 metre civarında oldoğunu tespit ettiğimiz ağaç içindeki boşluk nedeniyle zamanında bakkal ve berber dükkanı işletildiği ifade edilmektedir. Şimdi altında küçük bir alan ve köy kahvesi olan çınar bakımsızlıktan gittikçe zatıflamakta ve dalları teker teker kırılmaktadır. Koruma altında olmasına rağmen Köy Hizmetleri Müdürlüğü’nün ağacın yanında akan derenin üzerinde yaptığı köprü nedeniyle çınarın çevresi 2-3 metre dolgu malzemesiyle kaplanmıştır Tarihin en eski tanığı olan bu ağaç ilgi ve bakıma muhtaç ama görkemli bir şekilde göğe doğru yükselmektedir.
Son yüz yıl içerisinde insanların yok ettiği ormanlar milyonlarca yılda gelişen doğal olaylar sonucu yavaş yavaş oluşmuştu. Bugün arta kalan çok az şey kalmıştır. Yağ ve sabun yapımında kullanılan Defne (Laurus) ağacı Samandağ’ın özellikle Musa Dağı’nda yer alan köylerinde oldukça iyi gelişmiş ormanlar şeklinde bulunuyordu. Son yıllarda Defne ağacının sabun sanayi ve parfümeride kullanımının artması bu ormanların önemini daha da artırmıştır. Günümüzde Teknepınar (Batıayaz), Eriklikuyu, Hıdırbey, Yoğunoluk ve Kapısuyu’nda şahıslara ait bahçelerde bulunan Defne’ler bilinçsiz bir şekilde kesilmeye devam etmektedir.Bu ağaçlardan arta kalan çalılıklarda yanlış kullanım nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Ormanların kesilerek yok edilmesi sonucunda ortaya çıkan Makilikler tandır ekmeği pişirmek odun-kömür yapımında kullanılmak üzere yoğun bir şekilde tahrip edilmektedir. Bunların haricinde Makiler’de doğal olarak bulunan bikilerden çeşit özellikle baharatlar olarak toplananlar dışında salata ve yamek amacıyla çok sayıda bitki bu alanlardan toplanmaktadır. Bununla birlikte soğanlı bitkilerin bir çok türü toplanarak yurtdışına gönderildiği de ifade edilmektedir.
SONSÖZ
Bugünkü Samandağ, farklı dil ve dinlere mensup insanların bir arada yaşadığı ve kaynaştığı bir bölge olarak ilgi çekici özelliğini sürdürmektedir. Bu öylesine ilginç bir kaynaşma olmuş ki değişik dini inançlara mensup olan vatandaşlar bazen aynı bayramı kutlamakta ve çoğu kere bu bayramlar aynı güne denk gelmektedir. Birçok dini mekan (ziyaret, türbe) bu farklı inançlara sahip insanlar tarafından kutsal kabul edilmekte ve adaklar adanmaktadır. İnançtan farklı olarak “özel günlerde” insanlar birbirini ziyaret etmekte ve hoşgörünün güzel bir örneği olarak işyerlerini dahi o gün açmamaktadırlar. Yüzyıllardır süregelen birarada yaşama geleneği devam etmekte ve geçmişin gelenekleri birçok bakımdan devam etmektedir.
Aslında Samandağ için söylenecek daha çok şeyler vardır. Örneğin Samandağ köylerini tam inceleyemedik. Vakıflı köyü ve Sabuni (Çöğürlü) dışında tarihçesini incelediğimiz pek fazla köy yok. Mağaracık ve Kapısuyu, Seleucia Pieria içinde yer aldıkları için kuruluşlarını milattan öncesine götürebiliriz. Aknehir beldesi ise St. Simon Manastırı nedeniyle ünlenen bir yöremizdir. Manastırın yanındaki el-Arabi türbesi yörenin ünlü türbelerinden birisidir. Teknepınarı yayla turizminin önemli merkezlerinden biri olması nedeniyle turistik açıdan ilgi çekmekte, Yaylıca beldesi de son yıllarda bu konuda önemli atılımlar yapmış durumdadır. Ancak Yaylıca’nın tarihi bir geçmişi var ki onu incelemedik. Elde ettiğimiz bulgular Yaylıca’nın üstlerinde dağın içinde yer alan tarihi yerleşimin erken Hıristiyanlık dönemine ait olduğudur.
Tavla ise yine eski yerleşimin olduğu bir bölge. Bina ya da kuyu için yapılan çalışmalarda çıkan antik eserler bunu iyice göstermektedir. Ancak burası da araştırılmamış bölgelerden bir tanesidir. Fidanlı ise tarihi geçmişinden çok sürdürdüğü bir gelenekle sözü edilen bir köyümüzdür. Samandağ’ın meyve fidanı üretiminin en büyük kısmı oradan temin edilmektedir. Bir başka ilginç özelliği ise sigara içilmeyen köy olarak tanınmasıdır. Dükkanlarında sigara satışının yapılmadığı belki de tek köydür. Mızraklı köyü de eski yerleşimin olduğu bir bölgedir. Köydeki Kızma-Dimyan türbesi hem Alevi hem de Hıristiyan kesimin ziyaret edip adak adadığı bir yerdir. Zamanında insanlara şifa dağıtan iki kardeşin katledildiği yerde mezarları bulunmakta ve şifa dağıtmaya devam ettikleri inancı hakimdir. Gözene kalabalık nüfusuna rağmen içinde oturan insanların hepsi aynı soyadı (Dadük) taşımaktadır. Köyün üstünde dağın başında kurulu Şeyh Muhammet El Tavil türbesini her sene binlerce kişi ziyaret eder. Adaklar adanır, kurbanlar kesilir. Koyunoğlu, Kuşalanı, Sutaşı (Mutayran) tarihte sözü edilen bölgelerimizdendir. Meydan, Tekebaşı ve Gözene köylerinde ekilen tütün ve tömbeki oldukça kaliteli ve meşhurdur. Yeşilyazı ve Asi Vadisi boyunca uzanan bölgemizde “Can Erik” denilen erkenci ve tatlı bir cins erik piyasalarda aranmakta ve yüksek fiyata satılmaktadır. Seldiren, Çamlıyayla, Büyükoba, Küçükoba köylerimiz orman içi köyleridir.
Samandağ için söylenecek daha çok güzel şeyler vardır. Bunları da ilerde söyleyeceğiz.

HAZIRLAYAN: İSMAİL ZUBARİ

HATAY ARKEOLOJİ MÜZESİ

Hatay Müzesi’nin Tarihçesi , M.Ö. 4 binden itibaren zamanımıza kadar her devrin çeşitli kültür ve tarihi vesikalarını bünyesinde toplayan Hatay’da ilk kez 1932 yıllarında bilimsel kazılara başlanmıştır. Çalışmaların henüz ilk yıllarında bulunan çok sayıdaki eserlerden dolayı, Fransız idaresinde bulunan Hatay’da görevli, Antikiteler Müfettişi M. Prost’un isteğiyle Antakya’da bir müze kurulmasına karar verilmiştir. Günün modern müzecilik anlayışına uygun olarak hazırlanan plan 1934 yılında uygulanmıştır. 1939 yılında inşaatı tamamlanan müzede, üç ayrı bilimsel kazıda bulunan eserler yer almaktadır.
1. Chicago Oriental Institute 1933-1938 yılları arasında Amik Ovası’nda Cüdeyde, Dehep, Çatalhöyük ve Tainat’ta çalışmıştır.
2. British Museum namına Sir Leonard Wolley 1936’da Samandağı’nın El-Mina Mevkii’nde, 1937’den 1948 senesine kadar aralıklarla Aççana Höyüğü’nde hafriyat yapmıştır.
3. Princeton Üniversitesi de Antakya civarında araştırma kazıları yapmıştır. Müzenin esas zenginliğini temin eden mozaikleri çıkaran bu heyettir. 1939 senesinde, Hatay ana vatana ilhak edildiğinde, müze binası tamamlanmış, kazılarla ve muhtelif yollarla elde edilen eserler de depo edilmiş bulunuyordu.
Bu tarihten itibaren eserlerin tanzimi dokuz senede tamamlanmış ve 23 Temmuz 1948 yılında Hatay’ın kurtuluş bayramında ziyarete açılmıştır. Bünyesinde bulundurduğu çeşitli eserlerin yanında, bilhassa zengin mozaik koleksiyonu ile de ilgi görmektedir. 1969 yılında başlayan ek inşaat 1973 yılı sonunda tamamlanmış ve yeni baştan yapılan teşhir ve tanzimden sonra, hizmete girmiştir. Böylece teşhir salonlarının sayısı beşten sekize çıkarılmış; Hitit ve Asur taş eserlerini, küçük eserleri, altın eserleri ayrı ayrı sergileme olanağına kavuşulmuştur
NTV HABER: Hatay İl Kültür ve Turizm Müdürü Saadettin Kafadenk, Prehistorik, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerinin izlerini taşıyan, günümüzde de toplumsal ve dinsel hoşgörünün merkezi konumundaki Antakya’nın, tarih ve kültür şehri olduğunu kaydetti. Antakya Arkeoloji Müzesi’nin hizmete girdiği 1939 yılından bu yana çok sayıda tarihi esere ev sahipliği yaptığını ve ‘dünyanın ikinci büyük mozaik müzesi’ olma özelliğini taşıdığını belirten Kafadenk, birbirinden güzel mozaikleri görmek için illerine onbinlerce turist geldiğini söyledi. ‘EN BÜYÜK MÜZE’ OLMAYA MADDİ ENGEL
En büyük sorunlarının mozaik zenginliğini istedikleri gibi sergileyememek olduğunu anlatan Kafadenk, “Tarih boyunca birçok uygarlığı barındıran ve uzun bir geçmişi bulunan Antakya’daki tarihi eserler, maddi imkansızlık ve yeterli sergileme alanı olmayışı nedeniyle depolardan ve toprak altından çıkarılmayı bekliyor. Şu an 115 mozaik pano tarih meraklılarının hizmetine sunulurken, 70 pano mekan darlığı yüzünden depoda kaldı. Tüm bu panoların daha fazlası ise toprak altında gün ışığına çıkacağı tarihi bekliyor. Günümüzde en büyük mozaik müzesi Tunus’un Bardo kentinde bulunuyor. Eğer depodaki ve toprak altındaki eserleri aynı mekanda sergileyebilirsek dünyanın en büyük mozaik müzesine sahip oluruz” diye konuştu. Kafadenk, Harbiye ve Aktepe gibi yerlerde toprak altında bulunduğu belirlenen mozaiklerin tüm dünyada geçerli olan İtalyan usulü ile çıkarılması gerektiğini, ancak bu sistemin, kullanılan malzemeler nedeniyle oldukça pahalı olduğunu vurguladı. Kafadenk, Antakyalı için bir özlem olan yeni mekan ve kazı çalışmalarının tamamlanması durumunda, kentlerinin Türkiye’nin en önemli turizm mekanlarından biri haline gelebileceğine de işaret etti. MÜZEDE TAM 35 BİN ESER VAR Antakya Arkeoloji Müzesi’nde yaklaşık 2 bin metrekareyi bulan mozaik panoların yanı sıra lahitler, iskeletler, seramik, camlar, paralar ve heykellerden oluşan 35 bine yakın tarihi eser bulunuyor.
CLEOPATRA’NIN HİSLERİNDE ANTIOCH

Doğum tarihim BC 69.
Doğum yerim İskenderiye.
Babam Mısır Kralı Ptolemy XII.
Ptolemy soyundanım. Aslım Makedon.
Ben yaşadıklarımla, ödediklerimle son Firavunum. Mısır Kraliçesiyim. CLEOPATRA’yım.
Beni tarihin izlerinde yazılanlarla, tanıyor, anımsıyor ve değerlendiriyorsunuz haklı olarak. Benim duygularım, yaşadıklarım gerçekte bana ait olanlar biraz farklı. Sizler beni anlamaya çalışırken çocukluğumun İskenderiye kütüphanesinin tozlu rafları arasında geçtiğini hissettiniz mi?. Dünyanın en büyük kütüphanesi idi orası. Geçmişten geleceğe taşınacak medeniyetlerin sessiz gül bahçesi. Bu yüzden ben en çok gülü sevdim yaşamımda değişik renkleri, kokuları ile ve Antioch’u (Antakya’yı) hayal ettim bu renklerin armonisinde.
Ben denizi, ufku sevdim İskenderiye’de.
Hasreti öğrendim. Tekrar kavuşmanın heyecanını yaşadım Rhossos’un (Arsuz’un) sakin koylarında, arzuların coşkusunu tattım Selecia Pierra’nın (Samandağ’ın) fırtınalı Akdeniz sularında.
Sonra bir nehir… Orantes (Asi Nehri). Aldı götürdü beni Cassius dağlarının eteklerinden bir başka Kraliçeye; Antioch’a… Onu gördüm heyecanlandım, gözlerim kamaştı. Sırtını Silpius dağlarına yaslamış, ayaklarını Orantes’in berrak sularına uzatmış. Sarayları, kütüphanesi, tapınakları, tiyatrosu ve hipodromu ile yüz binlerce insanı bağrına almış kendinden emin, sevecen bakışlarla beni seyrediyordu.
Ben Cleopatra; kraliçeleri hep eşsiz bilirdim onu tanıyıncaya kadar. Bir akşamüstü Daphne’de başım Antonius’un göğsünde önümde uzanan sonsuz defne ormanını seyre daldım. Ufukta ormanın Selecia Pierra’da Akdeniz’le buluştuğu yerde İskender’i, Sezar’ı hayal ettim, Ra’nın son ışıklarında. Her biri bir defne. Arkalarında on binlerce asker, her biri birer defne. Tutkularına yürüyorlar. İhtirasın sonsuzluğunu hissettim Antonius’la karışan kalp atışlarımızda. Başımı sağa çevirdim. Bir başka kraliçe Antioch… Koynundakilerle huzurlu, mutlu… İmrendim, kıskandım.
Kısacık hayatımın en güzel günlerini Ben Antioch’ta yaşadım.

Baki BİLGİLİ
Antakya’nın çok eski geçmişi ile ilgili ilk araştırma AMIK KAZILARI PROJELERİ kapsamında, Tell Tayinat, Tell Al-Judaidah, Chatal Höyük gibi uluslar arası arkeolojik tanımlamalar çerçevesinde “Oriental Institute’s Syrian Expedition” tarafından 1932-1938 tarihleri arasında yapılmıştır. İkinci araştırma Sir.Leonard Charles Woolley tarafından önce 1937-1939 sonra 1946-1949 yılları arasında Tell Atchana’da yapılmıştır. Woolley ve daha önce bu araştırmalara ve kazılara konu olan çağlar İÖ.1400-1800, günümüzden yaklaşık 3400 – 3800 yıllar arasındaki dönemleri kapsamaktadır. Woolley bu çalışmalarından önce 1907-1911 yılları arasında Mısır’ın güneyinde ve Sudan’ın kuzeyinde araştırmalar, kazılar yapmıştır. Woolley bu araştırmasından sonra 1922 yılında British Museum, University of Pensilvanya ortak çalışma grubunun genel yöneticisi olarak Ur’daki (modern Irak) bir araştırmaya da başkanlık etmiştir. Buradaki araştırma konusu günümüzden 6000-2400 yıl öncesinin bulgularının tespit edilmeye çalışılmasıdır. Bu iki araştırmadan sonra bir bağlantı olarak günümüzden yaklaşık 3400-3800 yıl önceyi gün ışığına çıkaran Tell Atchana çalışmaları (yeni ANTAKYA HİKAYESİ) o dönem için bir tesadüf mü acaba? Bir de bunun Mısır, Irak yaklaşımlarını düşünürsek?…
Hatırlamaya çalışalım!
Mu’dan başlayan, Atlantis’ten gelen göç yolları haritasındaki yerleşimlerden en önemlilerinden birisi MISIR’dı… ve nihai varış noktalarından bir diğeri ANTAKYA değil miydi?
Solecki’nin ifade ettiği gibi, Ur “geçmiş uygarlık yarı kavisi”nin Doğu’daki ev sahiplerinden biri ise gelen ziyaretçileri karşılayan Antakya olamaz mı?
Şimdi çok daha yakın çağlara gelelim.
İskender’i İÖ. 333 yılında bu topraklara bağlayan anımsanan, bir cümle ile hatırlayalım. “TOPRAKLAR ÖYLE BEREKETLİ, SULAR ÖYLE BERRAKTI Kİ GİDERKEN BU DEFA ARKASINA BAKTI KOCA İSKENDER. SUYUNDAN İÇTİĞİ PINAR ANNESİNİN SÜTÜ KADAR TATLI GELDİ ONA. OLİMPİAS OLSUN ADI, ANNEMİNKİ GİBİ.” dedi ve gitti ……..
Mu’dan ayrılan insanların da aynı hislerle arkalarına bakmadıklarını kim bilebilir?
Zaman akmaya devam etti ……..
İÖ.100’lü yıllarda Roma’dan sonra, kültürü, sanatı, ticareti ve zenginliği ile doğu ve batının her bakımdan buluştuğu bir sentez başkenti idi Antakya.
Samandağ’da (Seleucia Pieria) deniz hep gönlünce hep coşkuyla gelir kıyılara çağlardan beri… diğer açık AKDENİZ limanları gibi. Tarih bu limanlara varabilmek için bir noktanın kerteriz alınması gerektiğini söyler. Açık havalarda Kıbrıs’ın en kuzey ucundan Zafer limanından bakıldığında Kel Dağ (Cebel Akra), çoğu zaman Kel Dağ’dan bakıldığında Zafer Limanı görünür.
Acaba ilk gezginler yeni anakaraya varmak için yollarını nasıl buldular?…
Günümüzde 1995’li yıllarda Chicago Üniversitesi, Oriental Institute’nin yeniden başlattığı bir çalışma var ANTAKYA’da. Adı AMIK VADİSİ PROJESİ. Araştırılan zaman günümüzden 6.000 yılın daha öncesi. Projenin başında tanıdık bir isim… Chicago Üniversitesi görevlisi Prof. K. Aslıhan Yener başkanlığında Tony Wilkinson ve diğer değerli bilim insanları. Mustafa Kemal Üniversitesi ve Antakya müzesinden değerli öğretim görevlileri ve araştırmacıları. Bu destek gören ve bütün dünyada ilgiyle izlenen uluslararası ortak bir çalışma.
Bu yazı bundan 3-5 sene sonra yazılsaydı araştırılan dönem günümüzden 6.000 yıl öncesi yerine 10.000 yıl veya daha öncesi olmayacak mıyd

2.h. Selçuklular dönemi (1084-1098) ı
XI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Bizans topraklarına yaptıkları akınlar ile bazı yöreleri ele geçirmiş olan Türkmenler, Selçuklu Devleti kanadı altında olmalarına rağmen devletçe belirlenmiş bir programa göre hareket etmemekte idiler. Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey (1040-1063) döneminde, 1054’den itibaren düzenli ordular ile yapılan akınlar sonucunda Kızılırmak’a kadar uzanan bir alan içinde, Bizans’a ait bir çok kale ve askeri mevki ele geçirerek tahrip edilmiştir. Sultan Alparslan (1063-1072) döneminde de sürdürülen bu fetih harekatında Bekçioğlu Emir Afşin, 1067-1068 yılları arasında Bizans topraklarına yaptığı akınlarla, Antakya yörelerini istila ve yağma etmiş ve 1068’de Antakya’nın Bizans valisinden 100 bin altın, değerli giysiler Bizans ile Selçuklu Devleti arasındaki mücadelenin bir dönem noktası olan ve Anadolu’daki Selçuklu hakimiyetini kesin olarak sona erdirmek amacı ile hareket eden İmparator Romanos Diogenes komutasındaki Bizans ordusu ile Mısır’ı fethetmek üzere 1070 yılı ortalarında Anadolu’ya giren Sultan Alparslan komutasındaki Selçuklu ordusu arasında, 19 Ağustos 1071’de Malazgirt’te yapılan savaşta kendisi de esir düşmek suretiyle yenilen Bizans imparatoruyla aktedilen barış antlaşması içinde aralarında Antakya kalesinin de bulunduğu bir kaç askeri noktanın Selçuklulara bırakılması koşulu da yer almakta idi. Ancak Romanos Diogenes yerine seçilen yeni imparator Mikhail VII Dukas’ın (1071-1078) antlaşma şartlarını tanımaması üzerine, Antakya kısa bir süre daha Bizans hakimiyetinde kaldı. Bu yıllarda (1072), St. Peter Kilisesi’nin yakılmasından sonra Antakya’da büyük bir deprem olduğu, Rum Patriği ile beraber bin kişinin toprağa gömüldüğü, Mü Malazgirt zaferinden sonra, bir program dahilinde Anadolu’nun fethine başlanmış olan Sultan Melikşah döneminde (1072-1092) Kutalmışoğlu Süleyman Bey, 1074 yılında Antakya’yı kuşattı. Kentin Bizans Valisi Isaakios Komnenos’un yenilgisi ile sonuçlanan savaştan sonra yapılan anlaşma gereği, Antakya ve yöresinin yağma akınlarından korunması karşılığı olarak Bizans’ın her yıl 20 bin altın verilmesi şartı ile kuşatma kaldırıldı.verrih Vard Selçuklu birliklerinin yaptığı akınlar yanında, yöreye yerleşmiş olan Türkmenler de yaptıkları akınlarla Bizans topraklarını taciz etmekte idiler. 1077 yılında Ahmedşah isimli Türkmen Beyi Haleb emirliğine bağlı güçlerle Antakya’yı kuşatmış ve 5 bin altın karşılığı kuşatmaya son vermiştir.an’ın verdigi bilgiler arasındadır. ve savaş aletleri almıştır. 1084 yılında Vali Philaretos, türk asıllı olması muhtemel İsmail isimli müslüman birini yerine bırakarak Antakya’dan Urfa’ya gitti. Çok sert mizaçlı ve zalim bir vali olan Philaretos’un kentten ayrılmasını fırsat bilen halk, askerler ve bu bahane ile İsmail tarafından hapisten kurtarılan Philaretos’un oğlu Barsama’nın desteği ile İznik’te bulunan Kutalmışoğlu Süleyman Bey’e Antakya’nın kendisine teslim edileceğine dair bir mesaj gönderdiler. Bu mesaj üzerine, 1084 yılında hareket ederek Kuzey Suriye’ye yeni bir sefer düzenleyen Ku Mencekoğlu adlı bir Türkmen beyinin atlı kuvvetlerinin de katıldığı kuşatmada Süleyman Bey, İsmail ile yaptığı işbirliği sonucu, 12 Aralık 1084 Cumartesi günü bir kısım askerini gizlice kente sokarak hazırlıksız ve savunmasız olan Antakya’yı kolayca ele geçerdi. Kente yayılan atlılardan kaçan halkın bir kısmı Habi Neccar Dağı’na çıkarken, bir kısmı iç kaleye sığınmış, bir talmışoğlu Süleyman Bey, 300 atlı ile Antakya surları önüne geldi. Mencekoğlu adlı bir Türkmen beyinin atlı kuvvetlerinin de katıldığı kuşatmada Süleyman Bey, İsmail ile yaptığı işbirliği sonucu, 12 Aralık 1084 Cumartesi günü bir kısım askerini gizlice kente sokarak hazırlıksız ve savunmasız olan Antakya’yı kolayca ele geçerdi. Kente yayılan atlılardan kaçan halkın bir kısmı Habi Neccar Dağı’na çıkarken, bir kısmı iç kaleye sığınmış, bir kısmı da kenti terk etmiştir. Bu harekatta Süleyman Bey, askerlerinin bir bölümünü Asi Nehri mansabından gemilere bindirilerek surlar önüne getirmiş ve kentte Faris Kapısı (Halep kapısı)dan girmiştir. İç kale dışında kente hakim olan Süleyman Bey, Hıristiyanlara dokunulmaması, Hıristiyan kızlarla evlenilmemesi, evlere girilmemesi, halktan birşey alınmaması, esirlerin salıverilmesi, ele geçirilen ganimetlerin kent dışına çıkarılmayıp düşük bedelle de olsa içerde satılması konularında buyruk çıkarmıştır.
Kentteki en büyük mabed olan Kawsyana yani Mar Cassianus Kilisesi içindeki altın, gümüş ve değerli eşyalar alındıktan sonra camiye çevrilmiş, 17 Aralık 1084’de 110 müezzinin okuduğu ezandan sonra Süleyman Bey’in de katıldığı cuma namazı kılınmıştır. Bu gelişmeler üzerine iç kalede direnmekte olan Bizans birliği de 12 Ocak 1085’de teslim olmuştur. Hıristiyan halkın ibadet edebilmeleri için Meryem Ana ve St. George (Aziz Cercis) adlı iki kilisenin inşasına izin verilirken savaş sır Hristiyan aleminin en kutsal yerlerinden biri olan Antakya’nın fethi, Sultan Melikşah’a bildirilmiş ve Isfahan’da kutlama törenleri yapılmıştır. Antakya’nın fethi ile ilgili olarak kentin valisi Filaretos (Ermeni asıllı olduğunu söyleyen Philaretos Brachamios) ile oğlunun kenti Süleyman Bey’e teslim etmiş olduklarına dair rivayetler muhtelif kaynaklarda birbirinden çok az farkla aşağı yukarı aynı şekilde anlatılmaktadır. Urfalı Mateos, kuşatma sırasında Filartos’un (Filaretos) Urfa’da olduğunu söyler. Abu’l Rarac Tarihi’nde ise Pilardos’un (Filaretos) kenti bırakarak İstanbul’a gittiği sırada İranlı Vali İsmail’in yardımı ile kentin ele geçirildiği anlatılır.asında yıkılan yerler onarıldı. Claude Cahen, Antakya’daki yeri halktan Süleyman’a çağrı geldiğini yazarken, Osman Turan İslamiyeti kabul eden Filaretos’a kızan halkın oğlu da dahil olmak üzere Süleyman’ı davet ettikleri Anadolu ile Suriye’yi birbirine bağlayan önemli bir ticaret yolu üzerindeki Antakya’nın fethi sonucu, sınırları Haleb’e dayanan Kutalmışoğlu Süleyman Bey ile Sultan Melikşah’un kardeşi Dımışk Meliki Sultan Tutuş arasında bölgeye hakim olma konusundaki mücadele nihayet birbirleriyle akraba olan bu iki Selçuklu kumandanını karşı karşıya getirdi. 5 Haziran 1086’da Haleb yakınında yapılan savaş bir başka Selçuklu Meliki, Sultan Tutuş’un hakimiyetine girdi.ni söyl Bu kanlı mücadeleden bir süre sonra 1086 yılı Aralık ayında Haleb’e gelen büyük Selçuklu Sultanı Melikşah, Tutuş’u sadece Dımışk (Şam) meliki olarak bırakıp Antakya’ya Yağı-Sıyan’ı vali tayin etmek suretiyle kenti doğrudan doğruya imparatorluğa bağladı.er. 1091 yılı eylül ayındaki şiddetli depreminin Antakya’da büyük tahribat yaptığını, surların büyük bir kısmı yıkılırken, kulelerin devrildiğini, bir çok insanın yıkılan evler altında can verdiğini Urfalı Mateos’dan öğrenmekteyiz
f. Arap İstilası ve yeni bir dönem
Hz. Muhammed’in ölümünden bir kaç yıl sonra başlayan Arap fütuhatı, on yıl içinde İran’ın yanısıra Bizans’ın doğu eyaletlerini de Arap hakimiyeti altına aldı. Halife Ömer yönetimindeki Araplar’ın 634 yılından itibaren Bizans topraklarına girmesi ile başlayan Suriye ve Filistin’in istilası, Heraclius döneminde 20 Ağustos 636’da yapılan Yermük savaşında, Bizans kuvvetlerine karşı kazanılan zafer sonucu Kudüs’e kadar uzanırken, bu arada Antakya hicretin 17. yılında (Miladi Mart 638) Ebü Ubeyde bin Cerrah kuvvetlerine karşı kısa bir direnmeden sonra teslim Bu olay ile 9 asırdan bu yana devam eden ve Roma İmparatorluğu döneminde Doğunun Kraliçesi olarak anılan imparatorluğun doğu sınırında önemli bir askeri üs, bir kültür ve ticaret merkezi olan Antakya’nın tarihinde bir dönem kapanmış, asırlar boyu Roma ve Bizans kültürü yanında Hıristiyanlık ile yoğrulmuş olan mahalli özelliklerin İslam medeniyeti ile karışmasından meydana gelen bugünkü İslam kenti karakterinin oluşmasına nede Antakya, bundan sonraki yüzyıllarda da, Hıristiyan alemi için cazibisini daima korumuş, tekrar ele geçirilerek eski günlere dönmesi, her zaman gerçekleşmesi arzulanan bir rüya olmuştur. Bu rüya bir asır tekrar Bizans ve iki sıra yakın bir süre Haçlı Prensliği hakimiyeti sayesinde kısmen de olsa hakikat haline gelmiştir.
kısmen olacak yeni ve uzun bir dönem açılmıştır. ol Araplar ile Bizans arasındaki ilişkilerde Antakya, tıpkı Roma-Pers ilişkilerinde olduğu gibi bir uç şehir olarak askeri önemini sürdürmüştür. Sugur adı ile anılan Arap-Bizans sınır kentleri arasında Antakya, Adana, Tarsus, Misis, Anazarba kent ve kaleleri, Arap topraklarının Suriye ucunu diğer adıyla Sugurü’ş-Şammiyye’yi oluşturmakta idiler.
BİZANS VE ARAP HAKİMİYETİ DÖNEMİNDE TİCARİ HAYAT
Antakya’nın son parlak yıllarını yaşadığı Bizans tarihinin en kudretli imparatorlarından biri olan İmparator Justinianus döneminde özellikle Suriye ve Filistin’de zanaat ve ticaret hayatında büyük bir canlılık yaşandı. Bu dönemde Avrupa ile Asya arasındaki mal akışında Akdeniz ticareti, Grek ve Suriyeli tüccarların elinde olup, ilişkilerindeki esas ağırlığı, Hindistan ve Çin ile yapılan ticaret teşkil ediyordu. Persler’in, Suriye ve Önasya’ya hakimiyetleri bu ti Doğunun lüks tüketim malları içinde ipek, Bizans’ın özellikle ihtiyaç duyduğu bir meta idi. Bizanslı casusların ipeğin üretim biçimini ve ipek böceğini gizlice Bizans’a getirmeleri, ipek üretiminin kısa sürede özellikle Antakya ve İstanbul’da parlak bir seviyeye ulaşmasına ve devletin en büyük gelir kaynağı haline gelmesine imkan vermiştir.cari faaliyetin büyük oranda aksamasına neden olmuştur. Roma Çağında Suriye’nin siyasi ve kültür merkezi durumunda olan Antakya’nın bu görevini Arap hakimiyeti süresince Şam yüklendi. Hatta bu dönemde Arap fütuhatında kurulan ikinci derece önemi olan bazı askeri karargahlar bile (Cabiiye ve Dabık gibi) zaman içinde gelişerek birer kent haline gelirken, merkez durumundaki eski şehirleri geride bıraktılar. IX-X. yüzyıllarda Şam ile beraber Harran ve Bağdat yanında, Halife Ömer zamanında inşa edilmiş olan Basra ve Küfe, Arap alemindeki ilim hayatının merkezleri haline gelirken Antakya eski ihtişamını kaybetti ve giderek islam alemin Bu çağda kentte inşa edilen yapılan, yeni kurulan mahalleler açılan in küçük ve önemsiz sokaklar gibi imar faaliyeti olarak ifade edilebilecek çalışmalar hakkında Roma dönemindekine benzer şekilde detaylı bilgilere hemen hemen hiçbir kaynakta rastlanmamakta, askeri ve siyasi olaylar içinde Antakya, yeri geldikçe sadece isminden bahsedilen bir kent olarak yer almaktadır. Bunun sebebi, yüzyıllar içinde değişmiş olan koşullar nedeni ile kentin artık askeri, siyasi ve ekonomik bir merkez olma niteliğini eskiye nazaran bir ha Roma ve onu takip eden Bizans döneminde, asırlarca devam eden huzur ve emniyeti, tüccarların denizden ve karadan korkusuzca ticaret yapmalarına imkan verirken, VII. yüzyıldan itibaren başlayan Bizans-Pers mücadelesi ve hemen sonrasındaki Arap fütuhatı, bu bölgede yer alan kentlerdeki huzur ve emniyetin kalkmasına ve bunun tabi bir sonucu olarak ticari hayattaki canlılığın azalmasına neden olmuştur.yli yitirmiş olmasıdır. bir kenti haline geldi. Halbuki VII. yüzyılda Hindistan ve Çin’den gelen malları pazarlayan Suriyeli tüccarlara Akdeniz’in hemen her limanında İstanbul’da, İskenderiye’de ve hatta Marsilya ve Napoli’de rastlamak mümkündü. Batılı tacirler de doğunun cazip ürünlerini İskenderiye, Sur, Beyrut ve Antakya gibi Doğu Akdeniz kentlerinde kurulan pazarlarda kolaylıkla bulunabilm Bizans döneminde imparatorluğun en mamur ve zengin eyaletlerinden biri olan Suriye’nin merkezi Antakya’dan bahseden Procopius, kentin zenginliği, yüzölçümü, nüfusu, güzelliği ve anıtları ile doğudaki Roma kentlerinin başında geldiğinden bahseder. Antakya’nın 570 seneleri civarındaki lüksü ve ihtişamı karşısında S. Antonin Martyr, hayretler içi X. yüzyılda doğudan gelerek Suriye’nin ticari merkezi durumunda olan Haleb’e varan emtianın bir kısmının Akdeniz’e ulaştırılmasında Antakya adeta bir antrepo görevi yapıyordu. Bu yüzyılda Arap tacirler ile batılı tacirler arasında mal değiş-tokuşunun yapıldığı önemli pazarlar arasında Antakya, Trabzon ve İskenderun yer almakta idi. Arap, Bizanslı ve Vedenikli tacirlerin yanısıra Yahudi tacirleri de Asi’nin denize kavuştuğu yerden Asya topraklarına girip Antakya ve Haleb’i geçerek Fırat yatağını Bağdat’a kadar izledikleri ve oradan Basra Körfezi yoluyla Hind Denizi’ne çıktıkları bilinmektedir. Bu seferlerde batıdan doğuya hadımlar, kadın ve erkek esirler, Bizans’tan ipek ve ipekli mamuller, kürkler ve kılıçlar, doğudan batıya misk, sarısabır, kafur, tarçın ve buna benzer ürünler sevketmekte idi.nde kaldığını ifade etmiştir.ekte idiler. Abbasi Halifeliği hakimiyetindeki Antakya’da Halife Mutasım devrine rastlayan 840 yılında Bizanslıların, deniz yoluyla kenti basarak tacirleri soymaları ve halkı esir etmeleri üzerine Mutasım’ın emri ile bir kale inşa olundu. 865 yılında vukubulan büyük zelzele, Lazkiye ile birlikte Antakya’da da büyük zarara neden olurken, 1500 bina tahrip oldu ve surlar üzerindeki 90 kule yıkıldı. Roma İmparatorluğu’nun üç büyük kentinden
biri ve doğu başkenti. Hristiyanlığın Kudüs dışında yayıldığı ilk kent Antakya idi.
Roma İmparatorluğu’nun üç büyük kentinden biri ve doğu başkenti. Hristiyanlığın Kudüs dışında yayıldığı ilk kent. Yakın çağımızın en küçük ve en “kısa süreli” devletinin merkezi… İşte Antakya’nın kısa öyküsü…
Amik ovasının başlangıcında, Amanos dağları ile Habib Neccar dağlarının ortasındaki vadide kurulmuş Antakya, bugünkü konumuyla karşılaştırıldığında inanılmaz bir tarihi zenginliğe sahip.
Antakya’yı M.Ö. 4. yüzyılda Suriye Kralı 1. Seleukos kuruyor ve babası Antiochos’un adını veriyor. M.Ö. 64 yılında Roma İmparatorluğu’na bağlanıyor ve bu dönemde gelişerek nüfusu 200.000’e ulaşıyor.
Antakya’nın bu gelişmişliği, Akdeniz ile Mezopotamya arasında bir köprü oluşturmasından kaynaklanıyor.
Gemiler kıyıdan 29 km uzaklıktaki bu kente Asi nehri üzerinden gelebiliyorlardı. Hareketli bir ticari hayat ve lüks malların üretimi şehre büyük bir zenginlik kazandırmıştı. Bu zenginlik dönemi, şehrin 526 depreminde yerle bir olmasına kadar sürdü.
Antakya daha sonra 300 yıl süreyle Arap-İslam ordularının denetiminde kaldı. Ardından Bizans ve Selçuklu dönemi yaşandı. 1516’da Osmanlı şehri oldu. 1918’de Fransız işgaline uğradı. 1938’de bağımsız bir devlet statüsü kazandı. 1939’da da Hatay Devlet Meclisi’nin verdiği kararla Türkiye’ye bağlandı.
Kentte nereleri mi ziyaret etmeli?
Kentin tarihi dokusu, camiler ve Antakya evleri
Antakya’nın tarihi kent dokusunu tanımak için Asi nehrinin üst yanını dolaşmak gerekir. Yeni kent şehre giriş tarafında ve nehre kadar olan bölümdedir.
Kentin tarihi dokusu büyük ölçüde korunmuştur. Kent farklı dinlerden insanların yıllardır birarada yaşadığı, dışarıdan fazla göç almadığı için de fazla bozulmamış bir yapıdadır.
Eski Antakya evleri, kemerli bir yapıyla bir arabanın zar zor geçebileceği taş döşeli ara sokaklara açılır. Sokakların ortası, yağmur sularının akabilmesi için geniş bir oluk gibi düşük seviyelidir. Evlerin hemen hepsine bir avluyla girilir. Avluların kimisi, merdivenle çıkılan birinci kattadır ve yaşam diye nitelenen bölüme bu avlulardan geçilerek girilir. Birinci katlar taş, ikinci katlar bağdadidir. Evlerin dış görünüşü sadedir ama içerideki taş ve ahşap işçiliğiyle yağlı boya süslemeler göz alıcıdır. Zeminleri gözalıcı renklere sahip karo taşlar süslemektedir.
Kentte görmeye değer tarihi yapıların önemli bölümü Kurtuluş Caddesi üzerindedir. Şehrin ana caddelerinden biri olan ve çok sayıda dükkanın sıralandığı cadde üzerinde, Ulu Cami, Habib Neccar Camisi ve türbesi, Süveyka Camisi, Katolik Kilisesi görülebilir. Giriş kapısı üzerindeki freskleriyle dikkat çeken Ortodoks Kilisesi ise Kuruluş Caddesi’ni Meydana bağlayan ara caddelerden biri üzerindedir ve dar bir pasajla büyük avlusuna girilmektedir. Eski kentle yeniyi birbirine bağlayan köprü, eski taş köprünün yerine yapılmış. Son derece sağlam olan tarihi taş köprü, Amik ovasının kurutulması için uygulamaya konan projeye kurban gitmiş. Köprü çevresinde tarihi Antakya evlerini görmek mümkün. Bu evlerden biri sinema, biri Belediye başkanlığı, diğeri de Postane olarak hizmet veriyor. Antakya Mozaik müzesi de bu meydanda.

Antakya Mozaik Müzesi
Antakya’da yaşanan zenginlik ve ihtişam dönemini simgeleyen en güzel eserler, eşi bulunmaz Antakya mozaikleridir. Yörede 1932 yılında başlayan kazılarda bulunan mozaikler, Antakya Mozaik Müzesi’nde sergileniyor. Antakya Mozaik Müzesi, sergilenen mozaiklerin büyüklüğü, sayısı ve kalitesi açısından dünyanın en zengin ikinci mozaik müzesi sayılıyor. Mozaikler Grek, Roma ve Bizans dönemine ait. Samandağı, Harbiye ve Antakya’da bulunan hamam, kilise ve evlerin tabanlarını süslemiş mozaiklerin çoğunda mitolojik konular işlenmiş. Bu mozaikler paneller halinde sergileniyor, Antakya Müzesi’nde. Müzede ayrıca heykeller de bulunmaktadır ki, bunların en önemlisi 3 m boyundaki Apollon heykelidir. 8 salonu bulunan müzede kazılardan çıkan diğer arkeolojik buluntular, sikkeler, süs eşyaları da görülebilir. Mozaiklerin bir bölümü salonların yetersizliğinden ötürü bahçede, mozaikler için zararlı dış koşullarda sergileniyor ve ne yazık ki renkleri soluyor, eğer yitiriyor.
St. Pierre Kilisesi
Zemininde yer yer bozulmuş mozaik kalıntıları ve duvarlarındaki freskleriyle ziyaretçilerin ilgisini çeken St. Pierre kilisesi, Habib Neccar dağının eteklerindeki bir mağaraya kurulmuş. (Kurtuluş caddesini izleyip ulaşabilirsiniz. Ya da kent merkezinden Reyhanlı yön levhasını izleyebilirsiniz.) Bu mağara Hristiyanların ilk toplanma yerlerinden biri olarak bilinir. İsa’nın havarilerinden Aziz Petrus MS 29-30 yıllarında Antakya’ya gelmiş ve bu mağarayı hristiyanlığın yayılması için verdiği vaazlarda kullanmış. İsa’nın dinine inananlara ilk defa burada Hristiyan adı verilmiş. Bu yüzden bu mağara kilisesi, Hristiyanlığın ilk kilisesi olarak bilinir ve önem taşır.Bu nedenle Papa 6. Paul bu kiliseyi Hristiyanlar için hac yeri olarak ilan etmiş. Her yıl 29 Haziran’da kilisede Aziz petrus’u anma törenleri düzenleniyor. Kilise, 12. ve 13. yüzyıllarda eklemelerle genişletilmiştir. Kilisede bir altar, inziva odası, altar ve mermer vaaz kürsüsünün arkasındaki oyuğa yerleştirilmiş Aziz Petrus heykelciği bulunmaktadır.Kentte ayrıca Antakya Kalesi, Kaya Mezarları (Asi nehri ile Habib Neccar dağı arasında kalan bölümde) ve Troyan su kemerleri (şehrin İskenderun tarafından giriş bölümünde) de görülebilir.
Antakya’nın güneyi:
HARBİYE VE ÇEVRESİ
Antakya’nın 10 km güneyinde şelaleleriyle tanınan Harbiye, antik dönemde Daphne (Depne) olarak anılıyordu. Roma döneminde Antakya’lı zenginler, çağlayanları ve havuzlarıyla ünlü yazlık sayfiye yeri Defne’ye villalar yaptırmışlar. Villa kalıntıları bugün de görülebilir. Tabanlarından çıkan mozaiklerin bir bölümü Antakya müzesindedir. Ama mozaiklerin çok büyük bölümü yurtdışına götürülmüş. Mitolojide Daphne Irmak Tanrısının kızı olan bir su perisinin adı. Apollon Daphne’ye aşık olur. Ama kız onu reddeder. Apollon onun peşine düşer. Daphne kendini kurtarması için toprağa “Toprak ana, beni sakla” der. Toprak ana Daphne’yi bugün Harbiye Çağlayanlarının olduğu yerde ağaca dönüştürür.
Su perisi Daphne’nin dönüştüğü ağacın defne ile bir ilişkisinin olup olmadığı bilinmiyor ama Harbiye’de defne yağı ve yaprağından üretilen, saç ve cilt bakımında doktorlarca önerilip kullanılan sabunların üretimi yıllardır sürüyor. Daphne aynı zamanda bir olimpiyat merkeziydi. Apollo tapınağı, tiyatrosu, eğlence yerleri ve stadyumu ile görkemli bir kent görünümündeydi. Ama ne yazık ki, bugüne hemen hemen hiç bir kalıntı ulaşmadı. Antakyalılar Romalı atalarını izleyip bu güzel yere yazlık villalar yaptırmışlar. Harbiye’nin yakın tarih açısından da önemi var. Şimdi kent meydanında bulunan Defne Oteli, 1939’da kurulan Hatay Cumhuriyeti’nin Meclis binası olarak kullanıldı ve Türkiye’ye katılma kararı bu binada alındı. Bina şu anda boş ve viran durumda. Harbiye şelaleleri, yeşillikler içinden dökülen çok sayıda küçük şelaleden oluşuyor. Şelale çevresi şimdi bir mesire yeri kimliğinde. Çok sayıda restoran, kafeterya ve otel hizmet veriyor.
Antakya’nın batısı:
ST. SIMEON MANASTIRI, SAMANDAĞ, ÇEVLİK VE ÇEVRESİ
St. Simon Manastırı: Samandağ yolu üzerinde, Antakya’dan 18. km. sonra sola, Nahırlı köyüne yol ayrılıyor. 8 km’lik toprak yol, denizden yüksekliği 479 m. olan bir tepe üzerindeki St. Simon Manastırı’na götürüyor. Kilise, vaftizhane, sarnıç ve diğer bölümleri ziyaret edilebilecek olan Manastır 6. yüzyılda St. Simon adına yapılmış. Herhangi bir restorasyon çalışması yapılmamış olmasına rağmen manaster kompleksinin oldukça iyi durumda olduğu söylenebilir. Manastırın bulunduğu tepenin panoraması da büyüleyici. Bir tarafta Samandağ ve Çevlik sahilleri, diğer tarafta kıvrıla büküle akan Asi nehri ve ötelerde Antakya kent merkezi. Samandağ: Antakya’nın 25 km güneybatısındaki bu sayfiye kenti ne yazık ki eski kimliğinden çok şey yitirmiş. Yeşil bahçelere yapılmış şirin evler yerlerini, beton, şekilsiz ve kargacık burgacık evlere bırakmış. Samandağ plajı, şehir merkezinden 5 km ötede. Ama deniz, İskenderun körfezinin genel kirliliğinden etkilenmiş. Asi nehri de burada denize dökülüyor. Her şeye rağmen bölge, bir sayfiye yeri olarak ilgi görüyor. Plajda piknik alanları, pansiyon ve lokantalar bulunduğunu not edelim.Çevlik ören yeri ve Tutis tüneli: Samandağ’ın 4 km. kuzey batısında, deniz kıyısında Kapısuyu (Çevlik) köyü var. Çevlik köyü’nde Seleukia ad Piera antik kenti kalıntıları bulunuyor. Burada, dünyanın ilk tünelini göreceksiniz. Roma döneminde dağlardan inen suların sürüklediği tortuların limanı doldurmasını önlemek için İmparator Vespesianus tarafından bu tünelin yapımına başlanmış. Tutis zamanında da tamamlanmış. 7 metre yüksekliğinde ve 130 metre uzunluğundaki tünel Tutis tüneli olarak anılıyor ve bir mühendislik harikası olarak kabul ediliyor.
Bacaklarınıza ve nefesinize güveniyorsanız kentin Akropolüne çıkabilir, kayalara oyulmuş mağaraları dolaşabilirsiniz. Beşikli mağarası olarak anılan yerdeki kaya mezarlarının iki sütunlu kutsal bölümü (Beşikli Kilise) ve mezar odaları ise çok etkileyici. Çevlik köyünde de deniz temiz değil. Ama tam bir balıkçı köyü görünümünde olan ve balıkçı barınağı bulunan Çevlik’te ucuz balık yiyebilecek lokantalarla küçük temiz pansiyonlar ve bir de motel bulabilirsiniz.
DOĞDUĞUM, BÜYÜDÜĞÜM VE HALEN YAŞAMAKTA OLDUĞUM TARİHİ ŞEHİR
Tarihte çok önemli bir kent olan Antakya gerek coğrafi konumunun gerekse ikliminin elverişliliği sebebiyle birçok devletin en önemli merkezi özelliğini muhafaza etmiştir. Bu konumu, Antakya’ nın tarih boyunca sık sık milletler ve inançlar arasında el değiştirmesine sebeb olmuştur. Bu tarih seyri içerisinde üzerinde yaşayan kavimlerin çok büyük katliamlara uğramasına ve büyük acılar çekmelerine sebeb olmuştur.
Antakya; gerek Müslümanlar gerekse Hristiyanlar için geçmişte de günümüzde de önemli bir dini merkez olmuştur. Kuran-ı kerim’ in Yasin Suresinde Antakya şehri ve halkından bahsedilmektedir. Hristiyanlar da Hristiyan adını ilk Antakya’ da almışlardır.
Bu topraklar üzerinde yaşayan kavimler bulundukları çağın en önemli kültür ve bilim aktivitelerini gerçekleştirmişlerdir. Bazı kaynaklara göre Antakya; bulunduğu çağ içerisinde Roma’ dan sonra Dünya’ nın 2. büyük kenti olmuştur. Bunun en güzel ispatı da Antakya Müzesindeki mozaik eserlerin Dünya müzeleri arasındaki birinciliğidir.
Antakya, şehrinin var oluşu tam olarak belirlenemese de Paleolitik dönemden itibaren varlığını ortaya koyan eserler bulunmuştur. Bu dönemden başlayıp Osmanlılara ve günümüze kadar uzanan bu tarihi gelişim içerisinde sürekli kavimlerin ilgi alanı olmuş ve stratejik öneminden dolayı sürekli el değiştirmiştir. Kimi zaman istilalarla yakılmış, yıkılmış kimi zaman da İlahi Gazaba uğrayarak depremlerle yanıp yıkılmıştır (Bazı kaynaklara göre depremlerle 7 defa haritadan silinmiştir). Bilinen ilk düzenli imar faaliyetleri Seleucuslar döneminde başlamıştır. Roma döneminde başlayan Hristiyanlığın yayılması ve gelişmesi Antakya merkezli olmuş ve bu nedenle hızlı bir gelişme göstermiştir.
Roma döneminin sonlarına kadar Hristiyanlık kültürü çerçevesinde gelişen Antakya Bizans döneminin sonlarına doğru başlayan İran ve Arap istilaları sonucunda İslam kültürü ile tanışmıştır.
Daha sonra Selçuklu hakimiyeti altına giren şehirde İslami kültür yerleşmeye başladı ve şehir iki kültürün de en üst seviyede seyretmiştir. yine bu dönemde başlayan Haçlı seferleri sonucunda tekrar Hristiyan hakimiyeti altına girmiştir. Uzun bir süre Haçlıların egemenliğinde kalan Antakya 1268 yılında Memlük Sultanı Baybars tarafından ele geçirilmiş ve bir daha değişmemek üzere İslam hakimiyetine girmiş oldu.
Bu dönemde yapılan cami, hamam gibi gibi yapılar sayesinde İslam kültürü özellikleri yerleşmeye başlamış ve 1517 yılında Osmanlı egemenliğine girdikten sonra yapımı daha da hız kazanan cami, han, medrese gibi yapılar bu kültürün sağlam temeller üzerine oturması ve kalıcı olmasını sağlamıştır.
Tarih boyunca çok sayıda ve farklı kültüre sahip devletlerin hakimiyeti altına girmesi nedeniyle Antakya’da çeşitli kültürlere mensup insanlar bir arada yaşayarak kaynaşma imkanı bulmuşlardır. Antakya günümüzde de bu kaynaşmanın doğurduğu hoşgörüye bağlı olarak Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Türk, Arap gibi farklı din ve milletlere mensup kişilerin bir arada yaşayabildiği yerlerden biri olma özelliğini korumaktadır.
İslam öncesi döneme ait eserleri yok olma aşamasına gelen Antakya’ nın İslami döneme ait eserleri de gün geçtikçe azalmaktadır. Antakya’ lıların en önemli arzusu en azından elde kalan ve bakımsızlığa terk edilmiş bu eserlerin orjinalliğinin korunarak kalıcılığının sağlanması ve bizlerden sonraki nesillere bir kültür mirası olarak aktarılmasıdır.
Coğrafi Konumu
Türkiye’ nin en Güney’ inde bulunan Hatay ili’ nin merkez ilçesi konumundaki Antakya, Kızıldeniz’ den başlayan Şeria Nehri yatağı ve Asi Nehri yatağı ile Güneydoğu Anadolu’ ya uzanan çöküntüde, Asi Nehri’ nin kıyısında ve denizden 440 m. yüksekliğindeki Habib Neccar (Silpiyus) dağının eteklerinde yer alır. Antakya Asi Nehri’ nin (Asi Nehri Türkiye’ nin başka ülkede doğup ülkemiz içerisinde denize dökülen tek nehridir) Akdeniz’ e döküldüğü yer olan Samandağ’ ı kıyısına, Yayladağı üzerinden Lazkiye ve Beyrut’ a, Cilvegözü üzerinden Haleb’ e ve Hassa üzerinden Kahramanmaraş ve Gaziantep’e bağlanmaktadır. Antakya ismi İslam öncesi dönemde Antiochia iken İslami dönemde Antakiye şekline dönüşerek bugünkü halini almıştır.

Etiketler :

SPONSOR REKLAMLAR

banner

BENZER HABERLER

Diriliş ve yeni güçlü TÜRKİYE için EVET
Diriliş ve yeni güçlü TÜRKİYE için EVET

Artık türkiye olarak diriliş zaman yen anayasa ve yeni Türkiye için EVET  100 yıldır, bu ülkeyi avrupaya peşkeş çeken Sağır ismetin ataist

3 Kardeş boğularak can verdi
3 Kardeş boğularak can verdi

Samsun’un Çarşamba İlçesi’nde oturan damadı Hidayet Atmaca’nın yanınan bayram ziyaretine geldi. İddiaya göre Hidayet Atmaca,

Nevşehir”den bir yiğit daha ŞEHİT
Nevşehir”den bir yiğit daha ŞEHİT

Van’da düzenlenen bombalı saldırıda şehit olan Uzman Çavuş Emre Türkmen evlenme hazırlığı yaptığı ortaya çıktı. Şehit askerin

Facebook Hesabınızla Bu Habere Yorum Yapabilirsiniz

Yorum Yap

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz