banner

Entelektüeller ve Kamu Hayatına Karşı Sorumlulukları

Ana Sayfa » Eğitim » Entelektüeller ve Kamu Hayatına Karşı Sorumlulukları
Paylaş
Tarih : 28 Aralık 2010 - 1:01

Düşünün ki caddede aç bir çocuk gördüm ve bu çocuğa yiyecek bir şeyler ısmarlayabilecek durumdayım. Böyle yapmayı reddedersem ahlaki olarak suçlanabilir miyim? UNICEF’e göre kolaylıkla önlenebilir hastalıklardan saatte 1000 çocuk ölüyor; eğer bu çocuklar için aslında rahatlıkla yerine getirebileceğim şeyleri yapmamayı tercih edersem ahlaki olarak suçlanabilir miyim? Ya da benim kendi “özgür ve açık toplum”umun hükümetinin kolaylıkla hafifletilebilecek veya son verilebilecek canavarca suçlara bulaşmakta olduğu gerçeği karşısında susarsam? Bu soruların tartışılacak bir tarafı var mı?
Noam Chomsky ile Söyleşi

Robert Borofsky: Powers and Prospects’te “ahlaki fail olarak bir yazarın sorumluluğu, insani önem taşıyan sorunlar hakkındaki doğruları bunun için bir şeyler yapabilecek bir okuyucu kitlesine ulaştırmaya çalışmaktır.” diye yazmışsınız. Bunu genelleştirerek entelektüeller ve akademisyenler için de söyleyebilir misiniz?
Noam Chomsky: Eğer bir insan yazar ya da konuşmacı olmamayı seçiyorsa, o zaman (tanım gereği) bu insan, sizin benden alıntıladığınız şekilde “insani önem taşıyan sorunlar hakkındaki doğruları, bunun için bir şeyler yapabilecek bir okuyucu kitlesine ulaştırmak” yönünde bir çabaya girmiyor, belki sadece kendi yakın çevresiyle yetiniyor demektir. Bu insana “entelektüel” denilip denilmemesi gerektiği, konuyu bir terminoloji sorununa indirgemek gibi geliyor. Akademisyenlere gelince ben, ahlaki fail olarak onların sorumluluklarının neden diğerlerinden – özellikle de bir ölçüde ayrıcalık ve güce, dolayısıyla da bu avantajların getirdiği sorumluluklara sahip olanlardan – prensipte farklı olması gerektiğini anlamıyorum.
RB: Uzun zaman önce (1967’de), New York Review of Books’ta, “doğruları söylemek ve yalanları açığa çıkarmak entelektüellerin sorumluluğudur” diye belirttiniz. Bununla Foucault’nun “iktidara karşı doğruları konuşmak” şeklindeki popüler ifadesine paralel bir yorumda mı bulunuyorsunuz yoksa daha kapsamlı bir şeylere mi gönderme yapıyorsunuz?
NC: NYRB’den alınan cümlenin, bu kısaltılmış haliyle anlaşılması oldukça güç. Daha uygun bir ifade sizin Powers and Prospects’ten aldığınız. Bu ifadeyi, Avustralya’da 1996 yılında “yazarların ve entelektüellerin sorumlulukları” hakkında konuşmak üzere davet edildiğim bir yazarlar konferansında kullanmıştım. Aslında bu soruyu “şaşırtıcı” bulduğumu söylemiştim, çünkü bunun hakkında su götürmez gerçeklerin ötesinde söyleyecek bir şey bilmiyorum. Fakat belki de bunlar tekrar tekrar ifade etmeye değer ilkeler, çünkü “genel olarak kelimelerle olmasa bile pratikte sürekli inkar ediliyorlar.” Bu nedenle son derece önemli ve yerinde bulduğum bir dizi örnek vermiştim.
O konuşmada ayrıca “iktidara karşı doğruları konuşmak” çağrısı hakkında da bazı yorumlarda bulunmuştum, bunları belki burada tekrarlayabilirim:
İktidara karşı doğruları konuşmak pek o kadar da onurlu bir iş değil. Kişi bu doğruları dert edinecek bir dinleyici kitlesi arayıp bulmalı ve dahası (diğer bir önemli nitelik), bunu bir dinleyici kitlesi olarak değil, ortak kaygılar taşıyan ve kendisinin de yapıcı bir biçimde katılabileceği bir topluluk olarak görmeli. ONLARA değil, ONLARLA BİRLİKTE konuşmalıyız. Her iyi öğretmenin alışkanlığı bu yöndedir ve her yazar ve entelektüel için de böyle olmalıdır. Yine de, bu gözlemlerin şaşırtıcı ya da derin izlenimler olduğunu söylemiyorum. Bana daha çok, en su götürmez doğrularmış gibi geliyor. Foucault’nun “iktidara karşı doğruları konuşmak” sözünü kullandığını bilmiyordum. Bunun eski bir Kuveykır [1] sözü olduğunu sanıyordum. En azından benim çocukluğumdan beri içinde durduğum bağlam bu. Aslında orijinal kaynağını hatırlamıyorum. Demin sözünü ettiğim Avustralya konuşmamda açıkladığım nedenlerden ötürü bu sloganla tam olarak aynı fikirde değilim.
RB: Yine Powers and Prospects’te, özgür ve açık toplumlarda büyük ahlaki suçları görmezden gelenlerin – özellikle de “etkili bir şekilde konuşmak ve hareket etmek için kaynakları, eğitimleri ve imkanları olan” entelektüellerin – ahlaki ayıpları hakkında yazmışsınız. Bunun hakkında biraz konuşabilir misiniz? Özgür ve açık toplumlarda -akademinin içinde ve dışında – entelektüellerin sorumlulukları sizce nelerdir?
NC: Yine, ahlaki doğruluğun ötesinde söyleyecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. Düşünün ki caddede aç bir çocuk gördüm ve bu çocuğa yiyecek bir şeyler ısmarlayabilecek durumdayım. Böyle yapmayı reddedersem ahlaki olarak suçlanabilir miyim? UNICEF’e göre kolaylıkla önlenebilir hastalıklardan saatte 1000 çocuk ölüyor; eğer bu çocuklar için aslında rahatlıkla yerine getirebileceğim şeyleri yapmamayı tercih edersem ahlaki olarak suçlanabilir miyim? Ya da benim kendi “özgür ve açık toplum”umun hükümetinin kolaylıkla hafifletilebilecek veya son verilebilecek canavarca suçlara bulaşmakta olduğu gerçeği karşısında susarsam? Bu soruların tartışılacak bir tarafı var mı? Alıntı yaptığınız ifade bundan fazlasını içermiyor.
Ayrıca insanların “etkili bir şekilde konuşup hareket edebilecek kaynaklara, eğitime, araçlara ve imkanlara sahip oldukları ölçüde” ahlaki sorumluluklarının da daha fazla olacağı su götürmez. Aslında bunun akademiyle özel bir ilgisi yok, akademi içinde yer alanların bu saydığımız özellikler itibariyle hiç görülmemiş derecede ayrıcalıklı oldukları gerçeği dışında. Daha özgür ve açık bir toplumda yaşayan insanın sorumlulukları, yine açıktır ki, doğruluk ve dürüstlük için bedel ödemek zorunda olanlardan çok daha fazladır. Sovyet Rusya’daki hükümet komiserleri, iktidara boyun eğdiklerinde en azından korkuyu mazeret olarak gösterebiliyorlardı. Onların daha özgür ve açık toplumlarda yaşayan benzerleri ise korkaklıktan başka bir neden gösteremezler.
SAİD’İN ENTELEKTÜELLERLE İLGİLİ DÜŞÜNCELERİ İLE BAĞLANTI
RB: Representations of the Intellectual makalesinde Edward Said şöyle yazar: Entelektüel, toplumda … kimliği belirsiz bir profesyonele … indirgenemeyecek kadar özel bir kamusal rolü olan bireydir … entelektüel … bir felsefeyi ya da bir düşünceyi halk için açık seçik dile getirebilecek bir güce sahiptir. Ve bu rolün gerektirdiği bazı şeyler vardır, can sıkıcı kimi soruları kamusal olarak tartışmaya açmak, ortodoksiye karşı koymak … hükümetlerin kolaylıkla kafalayamayacağı bir insan olmak … hasır altına süpürülen tüm mesele ve insanların temsiliyetini bir varoluş nedeni olarak üstlenmek. Said’e katılıyor musunuz?
NC: Edward Said kendi tanımladığı anlamda “entelektüel”in çok onurlu bir temsilcisi. Bu, onun bu terimin nasıl kullanılacağına dair kendi önerisi. Bu, onun da onaylayacağı gibi, tabii ki “entelektüel”in standart kullanımını tarif etmiyor. İnsan terminolojik bir öneriyle, öneri açık bir şekilde sadece terminolojik olmadığı sürece, ne hemfikir olabilir ne de onu reddedebilir. “Entelektüel” teriminin yaygın kullanımına uyanların Said’in buyurduğu şekilde mi hareket etmeleri gerektiği başka bir soru. Söylemeye bile gerek yok, entelektüellerin bunları yapmaları gerektiği fakat genel olarak yapmadıkları konusunda onunla hemfikirim.
Entelektüeller (Terimin standart anlamıyla, Said’in buyurduğu anlamda değil.) tarihi yazan insanlardır. Eğer yazarlar ve tarihin nezaretçileri çekici bir imajla karşımıza çıkacak olurlarsa, bunun ötesine bakmak ve çizilen imajın uygun olup olmadığını sınamak makul olacaktır. Sanırım böyle bir araştırma oldukça farklı bir tabloyu açığa çıkaracaktır; yani, saygın ve ayrıcalıklı entelektüellerin pek çoğunun iktidara boyun eğdiklerini ortaya çıkaracaktır.
Resmi düşmanlar için kullanılan terimlerle ifade edecek olursak, kendi toplumlarında ayrıcalık sahibi olup saygı görenler muhalifler değil “komiserler” ve “aparatçiklerdir”[2] . Bu gözlem korkarım ki kapsayıcı bir genelleme içeriyor. Buna tarafsızca bakabilmek için Batı uygarlığına yeterince uzak bir tarihe dönelim ve Birinci Dünya Savaşı sırasında neler olup bittiğini soralım. Almanya’da, İngiltere’de, Birleşik Devletler’de saygı duyulan entelektüellerin tipik davranışı neydi? Her iki yakada da savaşın soyluluğunu halkın karşısında sorgulayanlara ne oldu? Cevapların pek farklı olacağını düşünmüyorum.
RB: Said, Antonio Gramsci’yi bir entelektüel modeli olarak gösteriyor. Siz bugün kimleri entelektüel model olarak görüyorsunuz?
NC: Benim en etkileyici bulduğum insanlar, genellikle kendi çağlarında tanınmamış ve tarih içinde unutulmuş olanlardır. Eylemlerini ve sözlerini takdir ettiğim ve saygı duyduğum insanlar var. Bunların bazıları “entelektüel” olarak adlandırılıyor, bazılarıysa adlandırılmıyor.
Tercihen “İNSANLARI” değil eylemleri, düşünceleri, ilkeleri model almamız gerektiğini düşünüyorum. Hayatının tüm alanlarında, entelektüel veya değil, “model insan” olarak davranan birini hiç duymadım; bunun neden önemsenmesi gerektiğini de anlamıyorum. Sonuçta idollere tapmıyoruz.
Gramsci meselesinde, Faşist hükümet [3] onun Said’in tanımladığı şekilde bir “model entelektüel” olduğuna hemfikirdi. Bu yüzden, kendi sözleriyle, “bu beynin çalışmasını yirmi yıl boyunca durdurmaya” karar verdiler. Gramsci’nin söyledikleri ve yaptıkları, onların bu değerlendirmelerinin nedenini açıklıyor; buna rağmen “model entelektüel” terimini onun için ya da başkaları için kullanmaktan kaçınmalıyız.
MEDYANIN RIZA İMALATINA MEYDAN OKUMAK
RB: Demokratik toplumlarda hükümetler eylemlerini vatandaşlarından saklamaya daha fazla ihtiyaç duydukları için, propagandanın bu toplumlarda totaliter olanlardan daha yaygın olduğunu belirttiniz. Manufacturing Consent’te medyanın egemen toplumsal grupların gündemini tesis ettiğini ve savunduğunu kanıtlamaya çalıştınız. Demokrasilerdeki bu baskıyı yıkmak için bir umut var mı? Gerçekçi olarak ne yapılabileceğini düşünüyorsunuz?
NC: Demokrasinin ortadan kaldırılmasına cevap, daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, daha çok adalettir. Tarih, bu alanları genişletmek için verilen sonsuz sayıda ilham verici mücadeleyi, öte yandan acılı geri dönüşleri ve başarısızlıkları kaydeder. Gerçekçi olarak neyin yapılabileceği tarihsel zamana bağlıdır. Bu failler için de geçerlidir.
Genelde, daha büyük fırsatlara sahip olup daha az engelle karşılaşanların, bu hedeflere ulaşmayı kolaylaştırmak için daha büyük sorumlulukları olduğuna hemfikir olabilmeliyiz. Daha özgür toplumlardaki ayrıcılıklardan pay almakta yeterince şanslı olan bizler, bu soruyu sormak yerine cevaplamak için bir şeyler yapıyor olmalıyız.
RB: Ayrıcalıklı bir sınıf olarak akademisyenlerin, medyanın mesajlarını eleştirmek için iyi bir konumda oldukları düşünülebilir. Ancak çabalarının birçoğu isteksizce yapılmış gözüküyor. Akademisyenler çoğunlukla, iktidar yapılarının, elit mevkilerini elde tutmaya istekli hizmetçileri midirler?
NC: Akademisyenler çoğunlukla kendi mesleklerine ve diğer özel uğraşlarına gömülmüş, ideolojik sistemin işleyişine dair özel bir ilgi duymayan profesyonellerdir. Akademisyenlerin medyanın iletilerini eleştirmek için sarf ettikleri çabaların “isteksiz olduğunu” söylemezdim. Farkında olduğum böyle çabalar nadiren ortaya çıkıyor; çok az akademisyen bu soruya ilgi gösteriyor.
Çalışma saatlerini bir laboratuarda, bir araştırma kütüphanesinde ya da bir derslikte geçiren insanlar her şeyden önce elit konumlarını elde tutmayı ya da geliştirmeyi amaçlayabilirler; bunun için de iktidar yapılarına zımni destek verebilirler. Ya da bunu amaçlamayabilirler. Bazıları, “iktidar yapısının hizmetçileri” olabilirler; ama bu kanıtlanmalıdır. Sanırım, bu pek çok durumda kanıtlanabilir; fakat kanıtlama yükümlülüğü belirli durumlarda bu tezi ortaya atan eleştirmenin omuzlarındadır.
RB: Edward Said, entelektüellerin görevlerinden birinin “… insan düşüncesini ve iletişimini sınırlayan steryotipleri ve indirgemeci kategorileri parçalamak” olduğunu iddia ediyor. Bu sizin Manufacturing Consent’te esasen yaptığınızı düşündüğünüz şey mi?
NC: Özgür düşünce ve iletişimin önündeki engellerin üstesinden gelecek durumda olan her kim varsa böyle yapmalıdır. En azından şu kadarı açık görünüyor; örneğin çocuklarına bakan ebeveynler, zanaatçılar, çiftçiler ya da nezih bir hayat yaşamak konusunda ciddi olan herkes.
“Entelektüel” terimi geleneksel olarak bu bağlamda, olağan dışı fırsatları olan insanlar için kullanılır ve her zaman olduğu gibi, fırsat ahlaki sorumluluğu getirir. Dürüst ve onurlu bir yaşam sürmek her insanın sorumluluğudur. “Entelektüel” olarak sınıflandırılacak kadar şanslı olanların, kendi iyi şanslarından kaynaklanan özel sorumlulukları vardır. Said’in tanımladığı görev de bunlara dahildir – kesinlikle önemli bir tanesidir.
Edward Herman’la birlikte yazdığımız “Manufacturing Consent” ticari medyanın yapısının ve kurumsal bağlamının tasviriyle başlar ve bu verili koşullar altında (ki bunların tartışma götürür bir tarafı pek yoktur) bir medya ürününün nasıl olabileceğine dair oldukça basit bazı mantıksal çıkarsamalarda bulunur. Ardından kitap, bu çıkarsamaları adil ve gerçekten sert bir şekilde sınamak üzere -öyle olduğunu umuyoruz- seçtiğimiz bir dizi vaka incelemesiyle devam eder. Bu kitapta ve birlikte ve ayrı ayrı yaptığımız pek çok çalışmada özetlediğimiz ampirik verilerin, çıkarsamalara önemli destek sağladığını düşünüyoruz; bunun doğru olup olmadığını değerlendirmek ise başkalarının işidir.
Tabii ki bir amacımız var: Okuyucuları “zihinsel öz-savunma dersi” olarak adlandırılabilecek şeyi almaya teşvik etmek ve kendilerinin devam edebileceği yollar önermek; başka bir deyişle kendilerini insanları kendi yaşamlarını kontrol edebilen failler olmaktan çıkarıp pasif öznelere dönüştürmeye ve rıza imal etmeye adanmış çabaların, altını oymak için insanlara yol göstermek. “Rızanın imalatı” ve “rıza mühendisliği” kavramlarını biz icat etmedik, bu aklınızda olsun. Biz onları medyanın önde gelen isimlerden, halkla ilişkiler endüstrisinden ve akademik camiadan ödünç aldık. Çeşitli yerlerde tartıştığımız şekilde, “rıza imalatının” öneminin dikkate alınması, daha özgür toplumlarda artık merkezi bir tema haline gelmiştir.
Baskı uygulama kapasitesi azaldıkça otorite ve egemenliğin temeli olarak düşüncenin kontrolüne yönelmek doğaldır. Bu, David Hume’un belirttiği gibi, temel bir hükmetme prensibidir. Bizim işimiz “bir ordu askerlerin vücudunu nasıl biçimlendiriyorsa, halkın düşüncelerinin tüm ayrıntılarını aynı şekilde biçimlendirmeye çalışanlar karşısında insanlara yardım etmektir. Değilse, kendi kendilerini görevlendiren “sorumlu insanlar”, “vahşi sürüler” tarafından engellenmeksizin dünya işlerini rahatlıkla yürütebileceklerdir. “Vahşi sürüler”, yani halk, iyi yönetilen bir “demokrasi”de marjinalize edilmeli, atomize olmalı ve kişisel sorunlarının içinde boğulmalıdır. Belirtilmeyen ama önemli diğer bir ön kabul ise “sorumlu insanın” bu yüce statüsüne otantik iktidara yaptığı hizmet sayesinde ulaştığıdır; bu, eğer bağımsız bir yoldan yürümeyi tercih edecek olurlarsa hayatın derhal keşfedebilecekleri bir gerçeğidir.
DEMOKRASİ
RB: Birçok röportajınızda, demokrasi için net bir bakış açısı öne sürüyorsunuz: Toplumdaki merkezi kuruluşların halkın kontrolü altında olması. Bunu neden bu kadar önemli gördüğünüzü biraz açar mısınız?
NC: Şu aşikar ki; biz, insanların olabildiğince özgür olmalarını ve kendilerini ilgilendiren kararların alınma aşamasında mümkün olduğunca aktif rol oynayabilmelerini istemeliyiz. Dolayısıyla bu özgürlüklerin önüne konulan kurumsal engellere karşı çıkmalıyız; örneğin askeri diktatörlükler. Ya da Merkezi Kurullar tarafından idare edilen devletler. Ekonomik ve toplumsal yaşama hakim olan sayısız özel güç odaklaşmaları, “kamuoyunu şekillendirip” -James Madison’un hatırlanmaya değer tabiriyle- hükümetin “araçları ve tiranları” olmalarını sağlayacak araçlara sahipler. James Madison bu tabiri, özel güçlerin saltanat sürmesi halinde demokratik deneyim karşısında oluşabilecek tehditler hakkında bir uyarıda bulunurken kullanmıştı. Onun yaşadığı günlerden (ve daha da öncelerden) bu güne, “demokratik yönetim” üzerine devamlı olarak mücadeleler süregelmiştir.
İnsanlar eylemin ‘‘katılımcısı’’ değil de -‘‘rıza imalatının’’ avukatlarının tavsiye ettikleri gibi söz haklarını periyodik olarak şu veya bu ‘‘sorumlu insanlar’’ kümesine devreden “ilgili seyirci topluluğu” mu olmalılar? Yoksa hakları bu yetersiz sınırları aşmalı mı? Bazen eski güçler yükselişte olabilir, “demokratik yönetim” aşınmaya uğratılabilir; ama entelektüel tarihle ilgili olanlar tahmin edeceklerdir ki sloganlar maddi içeriklerinden yoksun kaldıkça daha ateşli beyan edilecektir. Bir süredir bu tip bir çağda yaşamaktayız, ancak daha önceden de olduğu gibi, sürecin geri döndürülemez olduğunu söylemek için hiçbir sebep yok. Birçok kez “tarihin sonu”nun geldiği ilan edildi ve de bu tahmin de hep yanlış çıktı.
RB: Birkaç yıl önce, röportajlarınızdan birinde John Dewey’in “üretimin hedefi, özgür insan üretmektir” iddiasını lehte alıntılamıştınız. Sizce, bu hedefi gerçekleştirmekte başarılı olabiliyor muyuz?
NC: Bazıları için başarısızlık olan şey, diğerleri için başarı olabilir. Bu, onların ‘‘demokratik yönetim’’ mücadelesinde nerede durduklarına bakar. Ya da resmi olarak onaylanan ancak sürekli olarak görmezden gelinen Evrensel Haklar Bildirgesi bağlamında vatandaşlık, toplumsal ve ekonomik, ya da genel anlamda kültürel haklar mücadelesindeki konumlarına.
Şu anki gerileme dönemi dışsal iktidarın emri altında, ‘‘moda tüketimi’’ ile – bireysel ve toplumsal yaşamın belirlenme sürecine katılımdan çok – “vahşi sürü” kullanımına karşılık gelecek diğer “yüzeysel şeylere” sapmış “insan üretimi” hesabına başarılar kaydediliyor. Ancak bunu başardığı ölçüde, “özgür insan üretmekte” başarısız oluyor. “Bizim” başarılı mı yoksa başarısız mı olduğumuz, kim olmayı seçtiğimize bağlı.
ÜNİVERSİTELER
RB: Üniversitelerin –özellikle de ABD’dekilerin- muhafazakar doğasından bahsediyorsunuz ve buna örnek olarak modern dilbilimin, akademinin önde gelen merkezlerinden çok uç bölgelerde gelişmiş olmasını gösteriyorsunuz. Üniversitelerin, statükonun uşaklarından daha fazlası haline gelebileceğini ümit ediyor musunuz? Sizce, en iyimser düşüncelerinizle, demokratik bir toplumda üniversitelerin veya öğretim elemanlarının rolü ne olabilir?
NC: Bildiğim kadarıyla, ABD’deki üniversiteler diğer ülkelerdekilere nazaran otorite ve katı doktrinler tarafından daha az sınırlandırılıyor. Fakat cemiyetlerin “kendilerini koruma” ve meydan okumalara direnme eğilimi göstermelerini ummak da doğal olacaktır. Eğilimler, birkaç yüzyıldan beri var olagelen bu tarz meydan okumalara karşı koyarak ayakta kalan ve gelişen doğa bilimlerinde oldukça etkisizdir. Dolayısıyla, en iyisi bu tarz meydan okumaları yüreklendirmek. Politik ve sosyo-ekonomik alanlarda statükoya hizmet etmek ise farklı bir mesele. Öğretim elemanlarının veya üniversitelerin oynayabileceği rol için, önceden bahsettiğim su götürmez gerçeklerden ve bu gerçeklerin dar kapsamlı entelektüel uğraşlardan daha geniş toplumsal ve gelecek nesilleri ilgilendiren meselelere kadar çeşitli alanlara uygulanmasından başka söyleyecek bir şey bulamıyorum. Spesifik toplumsal meselelerle ilgili, su götürmez gerçeklerden çok daha farklı olarak söylenebilecek bir sürü şey vardır. Bu söylenenler de dolayısıyla önemli ve aynı zamanda tartışmalıdır. Bu bizi, maalesef, burada birkaç kelimeyle ciddi olarak ele alamayacağımız, yüksek derecede önem arz eden belirli konulara götürecektir.
RB: Birkaç yıl önceki bir röportajda, “iktidarın toplum içersinde gerçekte nasıl işlediğinin halk tarafından fark edilmesinin önüne geçecek bir mistifikasyon ağı yaratmakla, kurumların açıkça akademik bilgiyi kullandığını” belirtmişsiniz. Sizce bu tarz mistifikasyon ağlarının yaratılması sürecinde, akademisyenlerin rolü nedir?
NC: Bu gözlem çok daha genel ve ben bunu kesinlikle onaylayamam. Bu, ana akım akademisyenlerle ilgilidir. Çok ünlü bir siyasal bilimci, 20 yıl önce yazdığı kült haline gelmiş American Politics kitabında “ABD’deki iktidarın mimarları, hissedilebilen fakat görülemeyen bir kuvvet yaratmak zorundadır.” der. Sebebi ise şudur: “İktidar karanlıkta kaldığı sürece güçlüdür; günışığına çıktığında buharlaşmaya başlar.” (Samuel Huntington).
Kitap yayınlandığı sırada bilimsel bir mecmuada çıkan röportajında, Samuel Huntington, akademisyenlerin ve başkalarının ABD dış politikasının kökleri hakkındaki yalancılığına dair çok iyi bir örnek vermiştir: “Siz bir işgali veya bir askeri hamleyi, savaştığınız düşman Sovyetler Birliği imiş şeklindeki bir yanlış algılamayı yaratacak şekilde pazarlamak zorunda kalabilirsiniz. ABD’nin, Truman Doktrini’nden bu yana yapmakta olduğu şey de budur.”
Bu açıksözlü ve dürüst bir saptama. Bilimsel çalışmanın birçok alanına dair örnekler içeren kapsamlı eleştirel çalışmalar var. Birçok olayı bizzat kendim tartıştım. Aynı zamanda kamuoyu karşısına örülen bu tarz mistifikasyon ağlarını çözümleyen akademik çalışmalardan da çoğu zaman yararlandım ve alıntılar yaptım. İnandırıcı olmak mevzunu bir yana koyarsak, kesin doğruluk derecesine sadece yaklaşacak örnekler bile bulmak, tartışmanın sınırlarını çok daha ileri götürmeden imkansız gözüküyor. Önceden söylemiş olduklarımı yine de tekrar vurgulayayım: ABD, bu bakımdan kesinlikle olağandışı değildir; hatta ortalamadan oldukça iyi bir sicile sahip olabileceğinden korkuyorum.
RB: Ivan Illich, uzmanlık konumuna başvurarak diğerlerini yetkisizleştiren “güçsüzleştirici uzmanlıklardan” –ya da gerçekten güçsüzleştirici uzmanlardan– bahsediyor. Elit uzmanları ve daha da geniş olarak akademisyenleri, hangi dereceye kadar Amerika’daki statükoya meydan okumaktan ziyade onu güçlendiren bürokratlardan [4] meydana gelen ‘yeni bir sınıf’ olarak değerlendiriyorsunuz?
NC: Güçlülerle işbirliği yaparken bilimin adını ağızlarından düşürmeyen, akademisyenleri de içeren bu entelektüellerin “yeni bir teknokratlar sınıfı” haline geleceği, 19. yüzyılda modern entelijansiyanın oluşum safhasının henüz başında Bakunin tarafından tahmin edilmişti. Tahminleri genel olarak gerçekleşti diyebiliriz. Bazılarının, halk devrimi yoluyla devlet gücünü ele geçirmeye çalışacağını, bunu takiben tarihin en beter tiranlıklarından biri olan “Kızıl Bürokrasi”yi kuracağını tahmin etmişti. Bunun yanı sıra başkalarının da iktidarın başka yerde yattığını göreceğini ve -Dünya Bankası jargonuyla- “teknokratik yalıtım” içersinde işlevlenme hakkını talep edecek gizleyiciler, “güçsüzleştiriciler” ve yöneticiler haline gelerek iktidarın avukatlığını yapacaklarını tahmin etmişti. İkisi de gerçekleşti.
Ben, her halükarda, kurumlar değiştikçe ve geliştikçe doğal olarak değişen bu usüllerde bir miktar yenilik olduğu şeklindeki çıkarımı sorgulayacağım. Isaiah Berlin, Bakunin’in “Kızıl Bürokrasisi”nin entelektüellerini “laik ruhban sınıfı” olarak tarif ediyor ve erken zamanlardaki dini ruhban sınıftan farklı olmayan işlevlerinden bahsediyor. Pascal, nefret ettiği Cizvit entellektüellerin pratiklerine dair yaptığı sert yorumda hırçın bir dille bu işlevleri tarif ediyor. Sıraladığı bu pratikler arasında kutsal metinlerin servet, iktidar ve ayrıcalık kazanmak için yeniden yorumlanmasına dayanan bir rıza imalatı aracı olarak kullandıkları “yorumun faydası” iddiaları da yer alıyor. Berlin’in gözlemi oldukça doğru ve Amerika’ya da uyuyor. Önceden belirtilen sebeplerden ötürü: Rus bürokratlar ve hükümet dairesi başkanları, en azından, korkuyu hafifletici neden sayıyorlardı.
Genellikle, resmi düşmanımızın gözündeki zerreyi kolaylıkla fark ederiz ve onu etkili bir belagatla, dürüstmüş pozlarında suçlarız; ama kendi gözümüzdeki kütleyi fark etmek daha zordur; fakat –yada daha doğrusu, çünkü- onu fark etmek ve ortadan kaldırmak temel ahlaki zeminde ve genelde, doğrudan insani neticeleri bakımından çok daha önemlidir. Entellektüeller, tarihsel olarak bu görevlerin gerçekleştirilmesinde önemli roller oynamışlardır; İlyiç de, bilimsel uzmanlık ve spesifik bilgi üzerindeki hak iddialarının sıklıkla birer araç olarak kullanıldığı gözleminde haklıdır. Böyle özel bir ehliyete gerçekten hakkıyla sahip olanların, anlaşılan şeylerin limitlerinin neler olduğunun toplumun geneline açıkça anlatılması gibi belirli bir yükümlülüğü vardır. Bu limitler, insani meseleler için önemleri bakımından çoğunlukla çok dardır.
EĞİTİM
RB: Değişik eğitim modelleri olduğundan bahsettiniz. Kitlesel eğitimin uysallık üretebildiğini söylüyorsunuz. Günümüzde büyük devlet üniversitelerinde yaşanan şey bu mu? Bağımsızlık ve yaratıcılık odaklı bir eğitimin nerede yer aldığını düşünüyorsunuz?
NC: Yine, kitlesel eğitimin kısmi olarak –Ralph Waldo Emerson’un, kitlesel eğitim taraftarlarını esinlendiren seçkinlerin korkularını işlediği paradosinden alıntı yapacak olursak – “onları boğazımızdan uzak tutabilmek için eğitmek” ihtiyacından kaynaklandığını belirtmekle hiç de orjinal bir şey yapmış olmuyorum. Daha genel olarak, genişleyen tarım sektöründe bağımsız çiftçiler uysal işçilere dönüştürülmek için eğitilmeliydiler. Onların kafasından ücretli işçiliğin kölelikten farklı olmadığı inancı gibi şeytani düşünceleri çıkarmak gerekliydi. Bu yakın çağda da devam ediyor, şimdilerde bazen devlet eğitimine saldırı şeklini alarak.
Sosyal güvenliğe saldırı da benzer bir güdüden kaynaklanıyor. Sosyal güvenlik, “rasyonel servet artıcıları” olmaktan başka fonksiyonlar gösterip dğerlerine karşı şefkatli olmamız gerektiği kavramına dayanmaktadır.
Eğer devlet eğitimine karşı seçkinlerin zaman içersinde gösterdiği tavırlara bakacak olursak, basit formüllerin açıklayıcı olmaktan çok uzak olduğunu görürüz. Çelişen eğilimler vardır. Bilimde, özellikle büyük devlet üniversiteleri yaratıcılığı ve bağımsızlığı teşvik etmede aktif rol oynamak zorundalar; aksi takdirde ürünler solacak ve onlarla birlikte servet ve iktidar arzuları da.
En azından kendi deneyimlerime göre, devlet üniversiteleri yaratıcılığı ve bağımsızlığı teşvik etmekte geri kalmıyorlar ve hatta genelde tersi gerçekleşiyor. Yaratıcılık ve bağımsızlık vurgusu eğitim sistemindeki direnişin hanesinde yer alıyor ve başarılı olmak için nüfusun büyük çoğunluğunun ihtiyaçları ve meseleleriyle birleştirilmeleri gerekiyor. İnsan onları her yerde bulabilir.
GELECEK
RB: Sizce akademi için umut var mı? Örneğin, MIT [5] için umudunuz var mı? Daha genelde, Amerikan üniversiteleri için? Gerçekçi bir şekilde baktığınızda –kendinizi de uygun gördüğünüz kategoriye koyarak- yazarların, şairlerin, akademisyenlerin ve aktivistlerin önümüzdeki on yılda akademi içinde ve dışında neler başarılabileceğini düşünüyorsunuz?
NC: Sözünü ettiğiniz kategorilerdeki entelektüellerin tarihte eşi olmayan, olağandışı ayrıcalıklar yaşamakta olduğunu düşünüyorum. Akademik dünyada baskının, hainliğin, sahtekarlığın, marjinalleştirmenin ve dışlamanın çirkin örneklerini bulmak yeterince kolay. Ancak, karşılaştırmalı standartlara göre kısıtlamalar oldukça sınırlı. Muhalifler eski günlerde Kremlin’in hakimiyet alanında olduğu gibi hapse atılmıyorlar. Washington’un hakimiyet alanında olduğu gibi, beyinleri hüküm süren süper güç tarafından havaya uçurulmuyor – Amerika’da özel bir ilgi uyandırmasa da, kendimiz hakkında bir şeyler öğrenmeyi seçiyorsak, bakabileceğimiz birçok örnekten biri. Kaç tane eğitimli Amerikalı El Salvador’da alçak suikastlere kurban giden Cizvit entelektüellerinin en azından isimlerini hatırlayabilir ya da onların yazdıklarını nereden bulabileceğini bilir? Cevaplar, özellikle düşman topraklardaki benzerlerine olan tutumlarındaki çarpıcı -ve tarihsel olarak tipik olan- tezat ortaya konulduğunda açıklayıcı olur.
Olağandışı ayrıcalıklarıyla, Batılı entelektüeller gerçekten de büyük işler başarabilir. Sınırlar nesnel şartlardan çok arzular tarafından şekillendiriliyor ve insani arzulara dair yapılacak tahminler değersiz olacaktır.
RB: Siyasete angaje olmuş bir üniversite için önereceğiniz vizyon ne olacaktır?
NC: Kişisel olarak, “siyasete angaje olmuş bir üniversite” fikrinde otuz yıldan fazla bir zaman önce, protesto ve direnişin dorukta olduğu zamanlarda yazmış olduğum yazılarda (ve tekrar For Reasons of State’te yayınlandılar) ortaya koyduğum sebeplerden ötürü tereddütlüyüm. O zamanlar, modern sistemin ve klasik liberalizmin kurucularından Wilhelm von Humbolt’un tarif etmiş olduğu üniversite kavramından çok zor yararlanabileceğimizi düşünmekteydim. Bu, ideallerin değişen şartlara – tabii ki – adapte edilmesi gerekmesine rağmen; bana bugün de doğru geliyor.
Üniversitedeki bireyler – öğrenciler, öğretim görevlileri, personel- politik olarak anagaje olmayı tercih edebilirler ve özgür bir üniversite de bunların doğal seçimler halini aldığı bir ortamı teşvik etmelidir. Üniversiteler özgür ve bağımsız olabildiği ölçüde “düzen bozucu” olacaktır; şöyle ki iktidarın hakim yapıları ve bu yapıların ideolojik destekleri – ciddiye alındıkları her yerde – doğa bilimlerince beslenen karşıt tutumlara mukabil eleştiri ve meydan okumayla, karşı karşı kalacaktır.
Fakat bu, üniversitenin bir kurum olarak “siyasete angaje” olması gerektiği manasına gelmez. Düşünsel ve eylemsel angajmana ciddi olarak olanak vermek ve bu tip olanaklara serbest ve bağımsız ulaşımı teşvik etmek bir şey; üniversitenin kendisinin, bir kurum olarak doğru konsensusun gerçekleşeceği, oldukça dar kapsamın ötesinde angaje olması başka bir şey. Bu tip bir angajman kafalarda sorular da oluşturacaktır. Bu iki eğilim önemli açılardan karşıtlıklar taşıyor. Bu akılda bulundurulması gereken bir ayrım; ne var ki sürekli olarak ortaya çıkan problemler ve ikilemler çözülmeyi bekleyenlerdir.
1 Şiddete karşı olan, ayinlerinin çoğu sessizlik içinde geçen bir Hıristiyan mezhebinin üyesi (ç.n).
2 Sovyetler Birliği’nde bürorasinin ayrıcalıklı üyeleri (ç.n).
3 The Fascist Government, 1922’de İtalya’da kurulan hükümet (ç.n.).
4 (İng.)Apparatchik: Sovyet bürokrasisi üyesi (ç.n.)
5 Massachusetts Institute of Technology: Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (ç.n.

Etiketler :

SPONSOR REKLAMLAR

banner

BENZER HABERLER

Diriliş ve yeni güçlü TÜRKİYE için EVET
Diriliş ve yeni güçlü TÜRKİYE için EVET

Artık türkiye olarak diriliş zaman yen anayasa ve yeni Türkiye için EVET  100 yıldır, bu ülkeyi avrupaya peşkeş çeken Sağır ismetin ataist

Türkmen kardeşlerimize destek çıkalım
Türkmen kardeşlerimize destek çıkalım

Utanmamız gerekiyor, TÜRK milleti olarak Kobani kadar olamadık Türkmen kardeşlerimize sahip çıkmıyoruz herkes kaçıyor, memleketin okadar zngini

Ey şehit
Ey şehit

Ey şehit sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın… Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın…” M.A. Ersoy

Facebook Hesabınızla Bu Habere Yorum Yapabilirsiniz

Yorum Yap

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

Yapılan Yorumlar

KaRizMa
28 Aralık 2010 - 01:35

Bu, ideallerin değişen şartlara – tabii ki – adapte edilmesi gerekmesine rağmen; bana bugün de doğru geliyor.